Dark Bowie
Venator
Başladığı bir rolü bitirmemekte ısrar eden, oynadığı oyunu artık arzu edilmeyecek bir süre boyunca sürdüren kişiler bizi rahatsız eder. Bu rahatsızlık rolden çıkamayan kişinin verdiği tekinsizlikten kaynaklanır. Gerçek ve kurgunun sınırlarını kaybetmeye başlarız. Çünkü karşımızdaki kişinin canlandırdığı rolün, onun kendi kişiliklerinden biri olup olmadığından şüpheye düştükçe bize yabancı gelen bir yüze dönüşür. Artık tanıyamadığımız bir yüze.
David Bowie’nin 70’ler boyunca kariyeri de farklı karakterler üzerinden sergilenen bir tiyatro performansı gibiydi. Bu karakterler arasında “Thin White Duke” karakteri diğer sahne personalarından bazı noktalarda ayrılıyordu. Kendi deyimiyle Duke, hiçbir duygu barındırmayan, aristokratik, soğuk ve “Aryan” bir figür olarak kurgulanmıştı: «A very Aryan, fascist type; a would-be romantic with absolutely no emotion at all but who spouted a lot of neo-romance». İmajı arkaya taranmış sarı saçlar, beyaz gömlek ve siyah yelekten oluşuyordu – ki bu bize 1930’lar Berlin’inin kabare estetiğini ve Üçüncü Reich’ın görsel disiplinini anımsatır. Basın sadece imajından yola çıkarak Duke karakteri hakkında “fütüristten ziyade Nazi” yorumları yapmaya başlamıştı bile.
1976 yılında Playboy’a verdiği röportajda Adolf Hitler’i “ilk rock yıldızı” olarak tanımlaması infial yaratmaya yetmişti: “Hitler’in bazı görüntülerine bakın ve nasıl hareket ettiğini görün. Bence Mick Jagger kadar iyiydi... Hitler siyaseti ve tiyatroyu kullandı ve o 12 yıl boyunca şovu yönetip kontrol eden bu şeyi yarattı. Dünya bir daha onun gibisini görmeyecek. O bir ülkeyi sahneledi.” Bu açıklamanın daha iki sene öncesinde sahneye bedensiz, cinsiyetsiz ve adeta trans bir imajla çıkan birisinden gelmesi bazılarını halen daha şaşırtsa da, o ana kadar Bowie’nin siyaseti etik bir düzlemden ziyade estetik bir performans alanı olarak görmesi üzerinden değerlendirilebilir.
Fakat röportajın ilerleyen kısımlarında radikalleşen söylemleri, hayran kitlesinin belki de çoğunluğunu oluşturan “özgürlükçü” ve genç devrimci hevesi yüksek kişiliklere, rolden çıkamayan bir adamın verdiği tedirginliği tattırmaya başlamıştı. Bowie, liberalizmin “havayı kirlettiğini” iddia ederek, bu havayı temizlemek için aşırı sağcı, diktatörce bir yönetimin gerekliliğini savunuyordu: “Ahlak kuralları bir başlangıç olarak düzeltilmeli. İğrençler. Çok uzak olmayan bir gelecekte dünyayı tıpkı erken dönem rock’n’roll gibi kasıp kavuracak bir siyasi figür çıkacak [...] Faşizme son derece inanıyorum. Şu anda havada asılı duran bu tür bir liberalizmi ortadan kaldırmanın tek yolu sağcı, tamamen diktatörce bir tiranlığın gelişini hızlandırmak ve bu süreci olabildiğince çabuk bitirmektir.”
Bowie’nin Nisan 1976’da Iggy Pop ile birlikte Rusya’dan Almanya’ya geçerken Polonya sınırında gümrük memurları tarafından bavulu arandığında Goebbels ve Albert Speer biyografisi gibi Nazi dönemiyle ilişkili kitapların ve hatıra eşyalarının bulunması, aynı ay Stockholm’de bir konser çıkışı basın mensuplarına verdiği röportajda “Britanya’nın faşist bir liderden fayda görebileceğine inanıyorum. Sonuçta faşizm aslında milliyetçiliktir,” gibi bir açıklamada bulunması Bowie’nin sadece Duke personası içinde konuşmadığını, aynı zamanda Britanya siyasetine dair provokatif bir duruş sergilediğini açıkça kanıtlar niteliktedir. Ancak asıl kırılma noktası 2 Mayıs 1976’da yaşanır: Londra Victoria İstasyonunda, siyah bir Mercedes’in içinden kalabalığı Nazi selamıyla selamladığı o meşhur kare basına düşer. Bowie sonradan bu eylemi yalanlasa da tur fotoğrafçısının iddiasına göre, aynı dönemde Berlin’deki Hitler sığınağında çekilmiş benzer bir fotoğrafın varlığı tartışılmaktadır. 70’ler gibi erken Baby Boomer kuşağının kendilerine anlatılan vicdan muhasebeli Nazi hikayelerini sorguladığı bir iklimde, Bowie’nin kendi içinde benzer bir karanlığa çekilmesi belki de kaçınılmazdı.
Peki şunu sorabiliriz: Bowie’yi hakim ideolojiye ve dönemin kalabalıklarının aksi yönünde harekete geçiren şey neydi?
Annesinin, Bowie doğmadan önce Oswald Mosley’nin İngiliz Faşist Birliği’nin “kara gömleklileriyle” birlikte hareket ettiği iddiasının haricinde aklıma gelen sebeplerden biri İngiltere’nin 1970’lerde geçirdiği çalkantılı dönüşüm oluyor. 1960’ların iyimser “Swinging London” atmosferi yerini yüksek enflasyon, grevler, üç günlük çalışma haftası uygulamaları ve yaygın bir nihilistliğe bırakmıştı. Kaotik zamanlarda bir düzen arayışı istenir. İngiltere’nin (ve hatta dünyanın) hem siyasi hem de kültürel bir arayışı bir ihtiyaç haline gelmişti. Ama sadece ekonomik yönden değil, asıl değişim toplumsal dokunun kendisinde meydana gelmiş ve halk bundan şikayetini açıkça dile getirmesine rağmen siyasette görmezden gelinmekte olup, siyasi sahnede Muhafazakar Parti milletvekili Enoch Powell’ın 1968’deki “Kan Nehirleri” (Rivers of Blood) konuşması toplum üzerindeki etkisini halen sürdürmekteydi. Bu konuşmanın İngiliz toplumunda bir neden değil sonuç olduğunu düşünürsek sebebi açıkça belliydi: göçmen krizi. Powell’ın kitlesel göçe karşı çıkışı ve İngiliz ulusal kimliğini koruma vurgusu, aşırı sağcı Ulusal Cephe (National Front) gibi oluşumların zemin bulmasını sağlamış, bir yandan da kültürel alanda Eric Clapton, David Bowie (ve 10 yıl sonra bir başka Bowie hayranı Morrissey) gibi sanatçıların göçmen karşıtı yorumlarına bir bağlam sunma imkanı tanımıştı. Özellikle Morrissey’in 80’lerde BBC’ye verdiği röportajlarında kendi mahallesini dolaşırken doğup büyüdüğü sokakları, çocukken sahip olduğu o havayı ve komşularını özlediğini dile getirirken düşünürsek; Clapton ve Bowie’nin liberallerin göçmen destekçiliğine dair eleştirilerini okurken de aslında milletlerinin bir zamanlar homojen bir topluluktan oluştuğuna dair özlemlerini fark ederiz. Tüm İngiliz halkının o dönemki kızgınlığı da bundan doğuyor. Powell’ın Kan Nehirleri konuşmasında verdiği “mahallesini göçmenler basan yaşlı kadın” örneği de meselenin kaynağına işaret ediyordu.
Bowie’nin yaptığı “faşist” açıklamaların kullandığı kokainin dozajıyla mı yoksa siyaset sahnesinde Enoch Powell’ın çıkışıyla mı olduğunu tam anlamıyla açığa kavuşturmak zor olsa da, Bowie’nin henüz “Aryan” estetiğiyle bezeli karakterine girmeden önce “Quicksand” gibi parçalarında Heinrich Himmler ve Aleister Crowley gibi isimlere doğrudan referansta bulunması, Nazizm’in ezoterik kökenlerine dair merakını belli ediyordu:
“İngiltere, Batı dünyasındaki en güçlü mistik kuvvettir. Bunu bilmiyoruz, şu an hiçbirimiz farkında değiliz ama bu güç kademeli olarak yeniden canlanıyor. Ülkemizde kaybettiğimiz, çağlar boyunca unuttuğumuz o kadar çok büyülü düşünce imparatorluğu var ki...
İngiltere’nin bu büyüleyici gücü konusunda başka kimin çok hevesli olduğunu biliyor musunuz? Hitler. Ülkemizi tam da bu yüzden ele geçirmek istiyordu; Ari ırkını geliştirmek için bu güce ihtiyacı vardı. Sağ kolu Himmler, İngiltere’de Kutsal Kâse’yi bulmak için 117 milyon pounddan fazla SS parası gönderdi. İngiltere’de Druidlerin pek çok Nazi kitabına erişimi var. Onlar, “Homo Superior” (Üstün İnsan) fikrine herkesten çok önce ısınmışlardı. Nazi meselesinin asıl olayının bu olduğunu keşfettiler ve henüz kimse bu konuyla ilgilenmezken, hatta “Homo Superior” diye bir şeyin varlığından bile haberdar değilken tüm kitapları topladılar.”
Bu okuduğunuz #TAMgerçekler Bowie’nin 1971 yılında henüz 24 yaşındayken Zygote Magazine’e verdiği bir röportajdan alıntı. Bu dönem “hayatımın en karanlık dönemi” olarak adlandırdığı ve pornografik miktarlarda kokain kullandığı dönemin öncesine rastlıyor. En azından aklı başında diyebiliriz. Herhangi bir psikozun etkisinde değil.
Yine aynı dönemde Nietzsche’nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt” ile “İyilik ve Kötülüğün Ötesinde” kitaplarını okuduğunu biliyoruz, üstinsan kavramına dair ilgisini şarkı sözlerinden okuyabilmek de mümkün. 1971 tarihli Hunky Dory albümünde lirik düzeyde kendini gösteren sözler saklama ihtiyacı duyulmadan çok açık bir biçimde yazılmış (ki zaten kendisi de röportajlarında Nietzsche’den etkilenerek yazdığını belirtiyor). “Oh! You Pretty Things” şarkısındaki “Homo Superior” (Üstün İnsan) kavramı, Nietzsche’nin Übermensch kavramının popüler kültüre uyarlanmış bir versiyonu sayılabilir. Şarkıda Bowie, insanlığın (Homo Sapiens) modasının geçtiğini ve yerini “üstün bir ırka” bırakması gerektiğini söylüyordu (ki o dönemki yakın arkadaşı bunu daha sonra bir grup azınlığın iktidarı ele geçirmesine dair bir fantezi olarak yorumluyor): “Make way for the Homo Superior”.
Thin White Duke karakterini düşünürsek bu aslında Bowie’nin o dönemde yoğunlaştığı Nietzscheci “Übermensch” kavramının görselleştirilmiş haliydi, ama nazilerin ele aldığı yönden: zayıf, solgun tenli ve mesafeli “Aryan süpermen”. Çünkü kendi beyanlarıyla Hitler ve Nazizm’e olan ilgisinin en başta Nietzsche ile başladığını biliyoruz. Belki Bob Dylan ve yahudi kimliğine dair antipatisi de bununla ilgilidir. Dylan’ın Yahudi kimliğini ve sıkıcı parçalarını o kadar sevmediğini biliyoruz. Aşağıdaki açıklamada yeterince belli ediyor:
“’The Supermen’, üzerinde oynadığım ‘Homo Superior’ fikrinin tohumuydu. Yeni İnsanın gelişi. Bu tema etrafında pek çok şarkı yazdım ve ancak bugün Homo Superior’ın buraya varacağı başka bir araca dair bir içgörü kazandım. WABC AM’de kamu hizmeti programlarından birini kaydediyorlardı ve Yahudi Savunma Birliği (JDL) üyeleriyle röportaj yapılıyordu. Stüdyoda piyano taburesinde oturan bir adam vardı; JDL’nin başındaki herifle İbranice dersleri alıyor. Bu kişi, Yahudi mirasıyla çok yakından ilgilenmeye başlayan Bob Dylan’dı. Kafa karıştırıcı değil mi? Gördüğünüz üzere, üzerine düşünülecek çok şey var.
‘Devrim’ gerçekleştiğinde bu pek de siyasi bir mesele olmayabilir; burada siyah/beyaz mücadelesinin bir parçası olarak kesinlikle dönüştüğü üzere, bir ırk hayatta kalma meselesi olabilir. Eğer nüfus patlaması şu anki hızıyla devam ederse, işin siyaseti tamamen düşecek ve mesele bir ırk devrimine dönüşecektir. Bu durumun bir Homo Superior ırkı yaratıp yaratmayacağını göreceğiz. Bu fikir şu an zihnimde sadece belirsiz bir tohum halinde; daha bugün ve dün oluştu. Bu özel fikir üzerine yazmadan önce üzerinde çok daha fazla düşünmem gerekiyor. Bu tamamen mistik bir düşünceydi, tanrıları ölse bile sonsuza dek yaşayan bir insansı. Bu bir katil; insan öldürmenin bir yolunu bulan, birini öldürebilecek kapasitede bir adam; o, yeni tanrı olacaktır.” (Zygote, 1971)
Lafı toparlarsak; sizi Bowie’nin ezoterik, “Niçeci” bir Nazi olduğuna mı ikna etmeye çalışıyorum? Bowie “faşist” miydi? Bunun cevabı siyah ya da beyaz gibi bir netlikten ziyade onun persona labirentlerinde gizli. Belki de bu, Milton, Blake veya Shelley’nin o ütopik “İngilizlik” idealine duyulan arkaik bir özlemdi. Onun eksantrik milliyetçiliği, bu İngilizlik fikrine olan bağlılığı ve estetik bir kaygı ile siyasi bir duruş arasındaki ince bir çizgide salınıyordu. Faşizmi milliyetçilikle karıştırmış mıydı? Hayatının ilerleyen döneminde faşist suçlamalarını yer yer reddetse de İngiliz milliyetçiliğinden vazgeçmedi. Ölmeden önce bir ödül töreni esnasında İskoçya’nın Britanya’dan ayrılma referandumuna atıfta bulunarak basitçe “Bizimle kalın” diyen mesajı bunun bir göstergesi. İngiliz geleneklerine, müzikal geleneğine bağlıydı.
Bowie’yi basit bir siyasi pozisyonla özdeşlestirmek zor diye düşünüyorum. Eric Clapton’ın Birmingham’daki bir konserinde Enoch Powell’a verdiği destek beyanının aksine böyle bir desteği yoktu (ki Clapton o konserinde İngiltere’nin “aşırı kalabalıklaştığını” ve Britanya’nın “siyah bir koloniye” dönüşmesini engellemek için Powell’a oy vermelerini söylemesi, orada bulunan kalabalığı İbrahim Tatlıses’in Erdoğan’la el ele konser vermesinden bile daha çok şok etmiştir). Döneminin siyasi ortamı açıklamalarının havasına nüfuz etse bile ne Muhafazakar Parti ne de İşçi Partisi ile bir gönül bağı veya desteği yoktu. Ancak onun bakış açısına göre sanatının, isyankar bir niteliği vardı ve otoriteyi sorgulayıp devirebilirdi. Onun için müzik, siyasi otorite biçimlerini sorgulamak için kullanılan bir siyasi araçtı ve bu amaçla kullanılabilirdi. Bu “devrim” rüzgarı her zaman soldan esmek zorunda değil. Bowie açıkça neyden şikayetçi olduğunu ve neyi istediğini ortaya koyuyordu. Kendisinden sonra gelen punk ve post-punk akımları gibi o dönemki sanatçıların çoğunda topluma sinmiş solcu ve liberal söylemlerin bıkkınlığı vardı. Savaştan sonra doğan bu kuşağa anlatılan “savaş kötüdür” ve “hoşgörülü dünya” anlatısı Bowie ve onun temelini attığı punk’ın kökeninde bulunan, iktidarlar ve medya tarafından enjekte edilen solcu yaşlı teyze anlatılarına dair bir isyandı fikrimce. Bu insanlar isyanlarını ırkçı olduğu için değil, doğdukları ülkeyi ve insanlarını zihinlerindeki yerlerinde bulamadıkları için ayyuka çıkarıyordu ve öfkeleri de burdan doğuyordu. Belki bu yüzden olacak ki tarih tarafından ihanete uğramış kayıp nesil olan punklar, geçmişe dair hiçbir ilgileri olmadığını iddia etseler de buna takıntılıydılar.
Bowie 70’lerin ortasında siyaseti bir gösteri olarak yeniden yaratan, post-politik kuşağı için bir tanrıydı. Müziği kulüplerden, evlerin salonundaki bir televizyon kanalından veya genç bağımlıların yuvaları olan tren istasyonlarından dışarı sızar; uyuşturucu pusunda kendilerini kaybettiklerinde onu duyarlardı. 1972’de bir televizyon kanalında “Starman”i söylerken kolunu gitaristi Mark Ronson’ın omzuna atıp kameraya doğrudan bakarak “Birini seçmem gerekiyordu, ben de seni seçtim” dediğini düşünün. 12 yaşında buna şahit olan bir çocuğun bu adam hakkında ruhunun içine baktığını düşünmesi punk’ı yaratan şeylerden biriydi. Tam bu anda kendisiyle konuştuğunu düşünürdü. Bowie hayranı olmak budur; diğerlerinden çok farklı olarak ikili bir mahrem bağa sahip olmak. Bu adam da bir süre sonra Hitler’in ilk rock star olduğunu söylediğinde kimileri bunu kabul edecek, kimileri de yazının en başında bahsettiğim gibi role kendini fazla kaptırmış bir adamdan rahatsızlık duydukları gibi ürperecekti. Kafalarındaki hakim anlatıya aykırı bir şeyler söyleyen adamdı Bowie. Ömrünün sonuna kadar bu dünyayla pek bir bağı olmayan bir uzaylıydı. Yaşı veya cinsiyeti yoktu. Ölmeden önce kanser olduğunu insanlara duyurmadan bu dünyadan gitmesi belki ait olduğu yere döndüğünün habercisidir. Veya Agartha’da bizi bekliyordur, kim bilir…
Yazar: Venator








