Yeni yaratımlar eski düzenbazlıkları tahtından eder.
İster 19. yüzyıl Petersburg’unda ister 21. yüzyıl Washington’ında olsun; herhangi bir yer ve zamandaki her istikrarlı yönetimde görülecektir ki genel nüfusun elinde, devletin merkezi organlarını kontrol etmek veya değiştirmek için yasal ya da yasadışı etkili bir yol bulunmaz. Bu da son derece normaldi, bunda da tuhaf bir şey yoktur. Çünkü otokrasi insanlığa ait bir evrenseldir ve evrensellerin istisnası gibi görünen örnekler de zaten algısal bir aksaklığa işaret eder.
19. yüzyıl Rus aydınları hiç değilse Çar’a bomba atmayı düşleyebiliyordu. Modern bürokratik devlet ise aynı derecede otokratik olsa da artık bütünüyle çarsızdır. Şimdi bu bir monarşi değil, bir oligarşidir. Artık etkili biçimde bombalanabilecek kimse de yoktur.
Son sözü söyleme kudreti, o Borges’i çağrıştıran idari usûl labirentinin içinde elbette ki bir yerlerde vardır. Ne var ki bütün devrimci amaçlar bakımından “derin devlet” hem kurşunların hem de sandıkların karşısında Bitcoin kadar merkezsiz ve Bitcoin kadar dokunulmazdır.
Yine de her zaman her istediğini derhal elde edemez. Siyaset ona hâlâ bazen çelme takabilir. Şiddet de onu öfkeye boğabilir. Ama devleti nesnel olarak ele geçirebilecek, ona zarar verebilecek, hatta ona karşı kalıcı bir direnç gösterebilecek hiçbir güç bulunmamaktadır. Bir daha söyleyelim: Tarihsel açıdan bu normaldir ve bunda tuhaf bir şey yoktur.
Sağlıklı bir yönetimde silahlı direniş akıl dışı, siyasi direnişse faydasızdır. 21. yüzyılın başında Washington’ın istikrarsız veya can çekişen bir yönetim olduğunu zanneden herkes, gerçekten istikrarsız veya can çekişen bir Washington’ı yaşamamak için diz çöküp dua etmelidir.
Yine de, direnişin (silahlı direniş ve siyasi direniş dışında) üçüncü bir boyutu daha vardır: sanat. Sanat, derin sağın (ya da sanat-sağın) hüküm sürdüğü nüfuz alanıdır. Siz bu yedi başlı ejderi henüz görmemiş olabilirsiniz. Ancak onun gözü size çoktan ilişmiş durumdadır.
Heyhat, ne yazık ki popülistler bizden önce buraya geldi ve ortalığı bok püsür içinde bıraktı. “Siyaset kültürden doğar.” (Politics is downstream from culture.) Eğer kültür dediğimiz şey geniş kitleleri kaba saba propagandalarla tavlamaktan ibaretse –Daily Worker’ın 1930’lardaki “proleter romanı”nın bu kez bir fars komedisi olarak geri dönmesi kültürse– bizim için en doğrusu usulca müsaade isteyip çekilmek olur.
Sanat, eğer gerçekten sanatsa, gözünü daima en yüce estetik üstünlüğe diker ve daha azına razı olmaz. Kendi seyircisine doğru eğilip bir an olsun bakmaya bile tenezzül etmez. Bütün dünya sanatın gerisinde, onun altında kalsa bile sanat bunu sikine takmaz. Sanatın kendisi, geçmişin büyük gölgeleri ve henüz doğmamış gelecek dışında hiçbir şeyle rekabet halinde değildir. “Sub specie aeternitatis1” (sonsuzluğun bakış açısından) değilse, zaten sanat değildir.
SİLAH OLARAK SANAT
Peki sanat nasıl silaha dönüşebilir? Ya rabbel alemin, sanat korkunç derecede tehlikelidir. Bu kadar tehlikeli olan her şey zaten bir silahtır. Şimdi gelin geçtiğimiz yüzyılda tek bir estetiğin yüz milyonlarca insanı nasıl ölüme sürüklediğine bir bakalım.
19. yüzyılın entelektüel dünyasına göre zalim ve otokratik despotizmin en kusursuz timsali sayılan Çarlık Rusyası, aynı zamanda bu yüzyılın en büyük romancı ve romanlarından bazılarını da doğurdu. Ancak bu yazarlar, Dostoyevski gibi birkaç zırdeli hariç, Çar’ın yandaşları değillerdi. Fakat ideolojik bakımdan Londra’dan gelen düşünce furyalarının tesiri altında kalıyorlardı ki o yüzyılda bu son derece sıradan bir akıbetti.
(Tolstoy belki de bu kuşağın en büyük ismidir. Tolstoy’un kendisi ise elbette, karıncayı bile incitmezdi.)
Bu huzursuz ve muhalif aydınlar topluluğu sonunda kültürel bakımdan öyle baskın bir hale geldi ki, Britanya ile Fransa’nın dünyayı demokrasi için güvenli kılmak için başlattığı büyük savaşa yardım etsin diye Çar’ı resmen göt korkusuyla hizaya soktular. Bunun da (elbette Çar dahil) herkes için şahane sonuçları oldu. Yani en azından sıkıcı değildi.
Rus Devrimleri’nin (Şubat olsun Ekim olsun) nihai sebebi Tolstoycu İngilizperestlikti ki bu da aslında politik kılığına girmiş bir estetik hareketti. Ekim’in peygamberi ise elbette Marx’tı – yeniden doğmuş bir Londra beyefendisi; fikirleri zirzopluktan ibaret, kalemi ise ilahi.
Bolşevizm bir estetik deneyimdi. Nazizm de estetik bir deneyimdi. Demokrasi ise hâlâ estetik bir deneyimdir. Bu ligde oynamak, tarihin bu yüksek ölçeğinde rekabete kalkışmak için zaten kudretli estetik işaretlere ihtiyaç vardır, bunlar kudretli ilahlardır.
Daha sıradan ve dünyevi bir bakışla Pareto, devrimi “elitlerin dolaşımı” olarak tanımlıyordu. Yeni bir seçkinler zümresi; yeni kadrolarıyla, yeni öğretileriyle ve yeni kurumlarıyla eskisinin yerine geçmektedir. Sanat da elitlerin dilidir, yeteneğin dilidir. Elitler üç yüz bin yıldır kendilerini sanat üzerinden tanımlamaktadır.
Bütün devrimler özünde estetik bir kopuşla başlamaktadır. Kültürel bir devrimin ilk adımı yeni bir sanat okulunun doğuşudur. Bu estetiğin ardından bir sanat hareketi, onun ardından da sanat kurumları gelir. Bu kurumlar da, eğer serpilip güç kazanabilirlerse, yeni rejimin kültürel çekirdeğine dönüşür. Sanat, içinde yaşadığımız çağda her gerçek değişimin kaynağı, kaldıracı ve menteşesidir.
Şunu söylemek gerekir ki sanatsal egemenlik pazarlama verileriyle ölçülmez. Sanatta güç, okunma sayıları veya satış istatistiklerinin bir fonksiyonu olarak ifade edilemez. Güç, eski elitler yeni devrimci elitlerden korkmaya başladığında kazanılır: ürettikleri işin yalın, ezici ve inkâr edilemez güzelliği karşısında utanca gömülüp çekildiklerinde ve onların adlarını anmaya bile çekindiklerinde güç artık kazanılmıştır. Egemenlik her zaman kendisini kendi pazarlar.
Estetik egemenliğe giden en kolay yol da düpedüz doğruluktur. Her şeyden önce, herhangi bir anlatıyı çirkinleştiren yegane nitelik: yalancılıktır. Çoğu rejim kendi biriktirdiği yalanların ağırlığının altında yıkılır; çünkü bu yalanlar onları gittikçe çirkinleştirir ve sahip oldukları desteğin estetik temelini içten içe kemirip günden güne oyar.
Siyasi rejimler kendi anlatılarını yeniden üretmek için bir kez kaba kuvvete yaslanmaya başladığında artık insanların sırf apaçık doğru ve kendiliğinden ikna edici göründüğü için inandıkları bağımsız bir anlatıya tekrar kolay kolay dönemezler.
Kısa vadede yalancılık mucizeler yaratır. Uzun vadede ise sırıtıp kabak tadı vermeye başlar. Bir de, bir yalan bir kez yerleştikten sonra artık bu yalan kullanışlı olmasa da ondan kurtulmak çok zordur. Bu yalandan çoğu zaman ancak topluca yakılıp gidildiğinde kurtulmak mümkün olur: yani bir sonraki mutlak egemen kopuşta, yani rejim değişikliğinde.
Her yeni rejim, devirdiği selefine baktığında onu tepeden tırnağa yalana bulanmış olarak görür ve gerçekten de pek azı bunda yanılır. Carlyle’ın 1848 Devrimleri için dediği gibi:
“Bu, insan işlerinde tek seferde açığa vurulmuş en büyük sahtelik ifşası olabillir. Uzaklardan parıldayan simgeleri ve yılardır yankılanıp duran resmi sözleri arasında oturan o muhterem Yüksek Şahsiyet Majesteleri, demek yalnızca Düzenbazlar’dı? Yaptıkları tek bir sahici iş bile yoktu, yaptıkları her şey sahteliğin kendisiydi. İnsanlara anlattıkları hikayeler kurnazca kurgulanmış birer masaldan ibaretti. İnsanlara vaaz ettikleri İncil’ler, insanın bu dünyadaki gerçek durumunun hesabı değil, ölü hayaletlerden ve doğmamış gölgelerden, geleneklerden, boş laklaklardan, ataletten, korkaklıktan örülmüş dağınık bir uydurmaydı – sonunda artık kendi içinde bile tutunamayan bir yalanlar yığırından ibaretti. İsteyerek olsun veya istemeyerek olsun, bu yüksek insan birikimleri, hilekâr ve düzenbazdı. Onlara inanan aşağıdaki milyonlar da aldatılmış kimselerdi. Hatta bir bakıma, “tersten düzenbazlardı”, çünkü aslında öyle olmasalardı bunca zaman onlara inanmazlardı. İşte: Düzenbazlığın Evrensel İflası; belki de bunun en kısa tarifi budur.”
Bütün kurumlara aynı düzenbazlıklar bulaşır. Böylece bütün kurumlar çirkin olur. Eğer bu kurumlar sanat üretiyorsa da bu sanat tüm bu sahtekârlıkları içinde taşımak, güçlendirmek ve yeniden üretmek zorundadır. Bunun sonucu olarak da sanatın kendisi de tamamen çirkin olur. Hepimizin gördüğü şey budur.
Bizi bu çirkin yalanların ötesine bakmaya alıştırdılar. Onları, daha iyi bir dünyanın yüzüne düşmüş lekelerden ibaret sandık. Oysa elimizden tutup bizi bu yalanların dışına çıkarabilecek olan şey, rasyonel tartışmalar değil ancak sanattır, ancak ve ancak sanattır. Peki sanat nedir? Sözgelimi, genç dostlarım arasında şu aralar epey revaçta olan “meme”ler, sanat mıdır?
Kuşkusuz her çağ kendi putlarını yaratır. Ne var ki putların arasında yeterince çok kil ayak göründüğünde bütün kutsal suretler bir anda gözden düşer; peşinden de, doğru mudur yalan mıdır pek umursanmaksızın, bizim gençlerin dilinde hepsi birden alay konusu haline gelir. Besbelli, şimdi tam da böyle bir noktanın üzerindeyiz.
The Washington Post, geçenlerde çok iyi bir op-ed2 yayımladı; bir kadın ergenliğe yeni girmiş oğlunu bir Hitler meme’ine gülerken yakalamış da onu anlatıyor. Hitler bir parti mitinginde, sıkılmış bir hâlde dönmüş arkasına bakıyormuş, MAGA şapkalı bir eleman da konuşma balonunun içinden uzanıp ona Normandiya hakkında bilgi veriyormuş.
Bu ergen piç de yakalanınca her nasılsa annesini, meme’i yanlış anladığına ve bunun Hitler’le alay ettiğini zannettiği için güldüğüne ikna etmeyi başarmış. Buna rağmen annesi, biraz daha diversity eğitiminin gerektiğini düşünüp böyle uygun görmüş ve yazıda anlatılana göre, bundan olumlu sonuç da alınmış… Tanrı gençleri korusun.
Ama Kitab-ı Mukaddes’te de dendiği gibi: “Adam olunca çocukça şeyleri geride bıraktım.” Belki bu “meme”ler, bu küçük şakalar, ergenliğe yeni girmiş bir oğlan çocuğunun orta yaşlı annesiyle eğlenmesi için eline verilmiş oyuncaklar olabilir ama bunlar dünyayı ele geçirmek uğruna verilen bir sanatsal savaşın uçakları, tankları, zırhlıları olabilecek durumda değildir. Aslan ava çıktığında yavrular geri çekilmek zorundadır.
YENİ ESTETİK, YENİ DÜNYA
Burada gerekli olan, eski yüzyılın bir hayaleti değil, o yüzyılın yokluğudur; eskinin yokluğu da değil, yeninin tasavvuru; yeni bir tasavvur da değil, yeni bir kurum, kurum da değil akademi, akademi de değil yeni bir rejim, rejim de değil gerekli olan baştan başa yenilenmiş, kendi imkânını yeniden kurmuş olan yeni bir dünyadır.
Arkadaşlar, size söylüyorum: Biz daha başlangıcın başlangıcına bile varmış değiliz. Şimdi ve daha uzunca bir süre boyunca atacağımız ilk adım, tek bir şeyden ve yalnızca tek bir şeyden ibarettir: mümkün olan en yetkin, en keskin, en iyi ve en güzel sanatı yaratmak.
Yirmi birinci yüzyıla varmanın ilk adımı, yirmi birinci yüzyılı icat etmektir. Yirmi birinci yüzyılı icat etmenin ilk adımı ise, yirminci yüzyılın bayat ve köhnemiş estetiklerini bastırıp sindirebilecek kadar güçlü, sahici ve berrak bir estetik sağgörü oluşturmaktır.
İnsanoğlu sanatı tek bir sebeple icat etmiştir: üstünlük. Bir rejimi değiştirmenin güvenilir tek yolu, onu kendi rızasıyla teslim olmaya mecbur bırakacak ölçüde hayran bırakmaktır. İkna etmek beta bir şeydir, yalnızca kendi kudretinden emin olmayanlar “ikna etmeye” çalışır. Güçlü olan ise kendi kuvvetini direkt olarak icra eder.
Sanat, mümkün olan en geniş anlamıyla –kimileri bugün buna “içerik” adını veriyor– dünyayı yerinden edebilecek kansız silahtır. Dünyanın artık kaba kuvvetle ele geçirilmesi mümkün değildir. Büyüklüğün cazibesiyle baştan çıkarılması gerekir. Ve büyük olanlar asla takipçisiz kalmayacak olsa da takipçilerini saymak şimdiye dek kimseyi büyük kılmamıştır.
Houellebecq’i belki müstesna tutarsak, Bronze Age Pervert, içinde yaşadığımız çağda bu gerçekliği gerçekten kavrayan ve onun içinde ikamet etmeyi başaran ilk büyük yazardır. Elbette bu, cappucinomuzun üzerinde onun köpüğüne ihtiyacımız olduğu anlamına gelmez. Bilakis, gelecek geriye baktığında, Bronze Age Mindset; erken doğmuş, kötüce üretilmiş ve kötüce düzenlenmiş, biraz da utanç verici bir teşebbüs olarak görülecektir. Zira bu teşebbüsün kıymeti, ne söylediğinde değil ne zaman söylediğinde saklıdır. Buna rağmen, BAP’ın kendisi, kendi erken eserini aşmaya belki de herkesten daha yakın konumdadır.
(Aslında böylesi bir kitap –ki gerçekten kudret taşıyan bir kitaptır– internetteki her gerizekalı ibişin erişimine açık, dandik bir print-on-demand baskı olmamalıdır, aksine dana derisiyle ciltlenmiş sınırlı sayıda bir basım olmalı ve yalnızca davetiyeyle satılmalıdır. Hem okuma deneyimine hem de nesneye (kitaba) dair her ayrıntı benzersiz, inanılmaz ve göz korkutucu olmalıdır ve kitap da, tıpkı yazarı gibi gelişip güçlenmeli, serpilip inkişaf etmelidir.)
Buna rağmen aslında bu eserin misyonu basittir ancak yine de pek çok kişi bu eserin mesajını yanlış anlıyor. BAP’ın kitabında şunları, bunları, bazı tımarhane kaçkınlıklarını ve çılgınca zibidilikleri, Oyuk Dünya Teorisi’ni, Fomenko’nun yeni kronolojisini, Udmurtların ve diğer Fin halklarının genetik aşağılıklıklarını ve benzeri zımbırtıları savunduğunu zannediyorlar. Kendinize gelin! BAP’ın “mesajı” böyle dangalakça manada bir şey değil.
Tıpkı atası Nietzsche gibi, BAP da şunun, bunun, ötekinin, berikinin “tarafında” değildir. Onun kitabı bir ders değil bir yangındır. Öğretmez, yakar; sözcüklerden ibaret değildir, başlı başına bir edimdir.
Herhangi bir mesajı da yoktur. Ancak bir teması vardır. Bronze Age Mindset’in teması modern dünyanın küçüklüğüdür: zihinde, mekânda ve zamanda küçüklük.
Normielerin erdemli olanlarına, Overton baloncuğunun3 gittikçe daralan duvarlarına karşı direnmek nasip olmuştur. Bunda elbette yanlış bir şey yoktur fakat asıl görev bu baloncuğun sınırlarını genişletmek değil, ondan bütünüyle kaçmaktır.
Okyanus kendi yüzeyinden çok daha büyüktür. Okyanusun büyük kısmı boş bir çöldür. Bir et yığını, sıradan bir insan ordusu olarak bakıldığında da derin-sağ küçücük görünür.
Ne var ki bir alan olarak –sanatsal, felsefi, edebi, tarihi ve hatta kimi zaman bilimsel– nihayetinde hepsi sanatın birer sureti olan bu alanlarda derin-sağ, ana akımdan çok daha büyüktür.
Yalnızca 1919’da yayımlanan kitaplarla 2019’da yayımlananları karşılaştırırsak bile geçmişte çok daha geniş bir bakış açıları alanı olduğunu görürüz. Bugün var olan neredeyse bütün fikirlere geçmişte de rastlamak mümkündür ancak geçmişte var olan fikirlerin neredeyse tamamı ortadan kaybolmuştur. Tıpkı diller gibi insanların gelenekleri de kaybolmaktadır ve hem de bir geleneği söndürmek bir dili söndürmekten çok daha kolaydır.
Ana akım zihin, kendi baloncuğuna balıkgözü bir mercekten bakar. Bu balon neredeyse bütün varlığı kaplıyor gibidir. Onun dışında kalan her şey, onun dışındaki tarihin tüm enginliği, bu baloncuğun etrafındaki incecik siyah bir şeritten ibarettir. Bu şerit ise elbette ki yaşama bütünüyle kapalıdır.
Oysa eğriltilmemiş, düzgün bir mercekten bakıldığında geçmişin bugünden çok daha geniş olduğu görülecektir. Derin-sağ, derin tarihin içinde hareket etmekte, ne zamana ne de coğrafyaya ait sınırları tanımaktadır. Ranke’yle birlikte düşündüğü şey şudur: Tanrı’nın önünde bütün çağlar aynı hizada durur.
Eğer bütün çağlar eşitse, demek ki fikirleri de eşittir. Devrim öncesi dünyayı –bu eski rejimden de önceki eski rejimi– geçerli ve meşru bir dünya olarak kabul etmediğimiz sürece, özgür düşünsel alanın gerçek enginliğiyle henüz temas etmiş sayılmayız.
Bronze Age Mindset’in ana fikri şudur: Eğer ki zihninizin geniş ve açık olduğunu düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Zihniniz yavru bir istiridyeye benzeyen küçücük ve sert bir yumrudur, salt korkunun basıncıyla çimento gibi kaskatı kapanmıştır. “Bir gün gelir tomurcukta kapalı kalmanın riski çiçek açmak için göze alınacak riskten daha acı verici olur.”
Bu mesaj söylenebilecek, sözle anlatılabilecek bir şey değildir. Gösterilmesi, icra edilmesi gerekir. Onu göstermenin tek yolu ise bir yazarın –bir karakter olan, ama karakterden daha fazlasına dönüşen bir figürün– o alana egemen olduğunu sergilemesidir. Giderek daha zırva hale gelen o küçük “ana akım” baloncuğunun dışına doğru uzanan, zihnin, zamanın ve mekanın o muazzam genişliğine egemen olduğunu…
Zamanı geldiğinde bu da artık yetmeyecek. Zamanla söylenebilecek her “hayır” zaten söylenmiş olacak. Orada bir “evet” gerekecek. Kaçmak yalnızca kaçmak değildir; nihayetinde inşa etmeye varır.
Yine de her başlangıç kendisine aittir. Artık herkes balonun dışına, o dışarıya bakabilir; hiçbir şeyin yaşayamaması, hiçbir ateşin yanmaması gereken o derin boşlukta bir ateşin yandığını görebilir. Ve bu, bugün için, fazlasıyla yeterlidir.
Yazar: Curtis Yarvin
Çevirmen: Hasan Ege Karanfil (@dirliksizz)
Ç.N.– Spinoza Felsefesi’nde bilincin, kendisini ve varlığı, sonsuzluğun ufku altında; sonsuzluğun ışığı altında; sonsuzluğun bakış açısıyla, idrak ve temaşa ettiği pozisyonu ifade eden terimdir. Buna göre, bir ve aynı gerçeklik iki bakımdan; (1) ezeli-ebedi bir bakış açısından ve (2) zaman içinde, normal bakış açısından kavranabilir. Sub-specie aeternitatis söz konusu olduğunda, bilinç dünyayı bütünsel olarak ezeli-ebedi bir pozisyonda başka bir deyişle sonsuzluğun bakış açısıyla idrak ve temaşa eder. İkinci durum olan zaman içinde normal bakış (sub-specie durationis) söz konusu olduğunda ise bilinç dünyayı, ortalama insanın olayların zaman içinde art arda gelişini kavradığı tarzda, gerçekte olduğu tarzda kavrar. (Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, “Sub-specie aeternitatis”).
Ç.N.– Op-ed, bir gazete veya dijital yayın organında, kurum dışından konuk yazarların veya uzmanların güncel bir konuda kendi kişisel görüşlerini dile getirdiği görüş / yorum makalesidir. “Opposite the Editorial Page” (Başyazı Sayfasının Karşısı) ifadesinin kısaltmasıdır. Tarafsız veya nesnel gerçeklere dayalı haber yazısı değildir; güçlü bir argüman ve kişisel bir bakış açısından oluşur. Genellikle 600-800 kelime arasında değişen, okuyucuyu ikna etmeyi amaçlayan akıcı bir üsluba sahiptir.
Ç.N.– Bkz. “Overton penceresi” : Toplumda herhangi bir zamanda kabul edilebilir, normal ve makul karşılanan siyasi fikirlerin aralığını tanımlayan teorik bir modeldir. Siyaset bilimci Joseph Overton tarafından geliştirilmiştir; bir fikrin yasalaşmasının veya tabu olmaktan çıkıp toplumsal norm haline gelmesinin sürecini anlatır.


