Eskiden Ne Diye Çocuk Yaparlardı?
On dokuzuncu ve yirminci yüzyılların belirleyici özelliği, zengin Batı ülkelerinde başlayıp tüm dünyaya yayılan doğurganlıktaki devasa bir düşüş oldu. Bugün yoksul ülkelerde hâlâ görebileceğimiz bir dönüşümdür bu.
Aynı dönemde teknolojik gelişmeler çocuk ölümlerini radikal biçimde azaltırken yaşam süresini uzattı. Modern ebeveynlerin bir iki çocuğunun hayatta kalmasını garantilemek için çok sayıda çocuk yapması gerekmiyor, çünkü çocukların neredeyse tamamı üreme çağına kadar hayatta kalıyor. Ancak Darwinci genetik çıkarlar bu modern doğurganlık düşüşünü açıklayamaz (Darwinci çıkarlar baskın olsaydı, hayatta kalma oranı arttıkça doğurganlığın da artması gerekirdi. Nitekim tarihteki pek çok seçkin sınıfta durum tam da buydu). Bunun yerine, doğurganlığın bugünkü düzeylere gerilemesi büyük ölçüde çocuğun değişen değerine ve ebeveyn-çocuk arasındaki değişen ekonomik ilişkiye verilen ekonomik bir tepkidir. Bu dönüşüm kendiliğinden değil, eğitim yoluyla gerçekleşen kültürel bir dönüşümün ürünüdür.
Çocuğun ekonomik değeri azaldı, ancak doğurganlık düşüşünün en önemli nedeni bu değildir. Ülkelerin ağırlıklı olarak tarımsal bir toplumdan kentsel bir topluma dönüşmesi, özellikle çocukların sanayide istihdamının kısıtlandığı yerlerde, çocuğun değerini azalttı. Eskiden her çocuğun emeği bir aile çiftliğine veya ev tezgâhı sanayisine (küçük ölçekli aile üretimine) pozitif bir değer katıyordu ama kentsel ortamda çocuklar negatif bir ekonomik değer taşımaya başladı. Nitekim doğurganlıktaki düşüş, kusursuz olmasa da, tarım hayatından kent hayatına geçişle bir ölçüde örtüşüyor.
Ancak doğurganlıktaki düşüş yalnızca bir fiyat etkisinin, yani insanların çocuk daha maliyetli olduğu için daha az çocuk yapmasının ürünü değildir. Çocuklar normal mal değildir (hatta en yüksek gelir gruplarındaki düşük doğurganlıktan tahmin edilebileceği gibi, “adi mal” bile değildir). Artık hiçbir şekilde mal değil, daha çok ebeveynleri üzerinde birer hak iddiası demetidir. Bu dönüşüm, kaynak akışının yönünde kültürel olarak denetlenen bir değişimdir. Doğurganlık düşüşünden önce kaynaklar çocuklardan ebeveynlere (hatta yukarıya doğru, büyükanne-büyükbaba ve akrabalara kadar) akıyordu. Dönüşümden sonra ise kaynaklar ebeveynlerden çocuklara akmaya başladı. John Caldwell, Mass Education as a Determinant of the Timing of the Fertility Decline adlı eserinde, bu kültürel dönüşümün taşıyıcısının kitle eğitimi olduğunu savunur. Caldwell bunu, “aile ahlakı”nın yerini “toplum ahlakı”nın alması olarak niteler. Aile ahlakında çocuktan “çok çalışması, az talep etmesi ve yaşlıların otoritesine saygı göstermesi” beklenir. Toplum ahlakında ise çocuklar, ülkenin iyiliği için geleceğin üretken (hatta belki sınıf atlayan) vatandaşları olmak üzere ebeveynlerine bağımlıdır.
Caldwell, eğitimin ebeveyn ve çocuk arasındaki ekonomik ilişkiyi yeniden şekillendirerek doğurganlığı azaltan beş mekanizma tanımlar. Birincisi eğitim, çocuğun ev içinde ve dışında çalışma becerisini azaltır; bu sadece okulun ve ders çalışmanın zaman almasından değil, aynı zamanda çocuğun “öğrenci” statüsünün, başkalarını ona geleneksel görevleri dayatma konusunda isteksiz kılmasından kaynaklanır. İkincisi eğitim, bir çocuğu büyütmenin masraflarını artırır; bu da yine sadece okulun pahalı olmasından değil, eğitimin, bir çocuğun ebeveyninden okul dışı masraflar için yaptığı talepleri Caldwell’in “görülmemiş” olarak tanımladığı bir şekilde artırmasından kaynaklanır. Üçüncüsü eğitim, çocukların bağımlılığını artırarak, eskiden çok çalışan ve üreten bir çocuğu öncelikle geleceğin bir üreticisi ve vatandaşı olarak yeniden konumlandırır. Dördüncüsü, okullaşma kültürel değişimi hızlandırır ve yeni kültürler yaratır. Son olarak beşincisi, gelişmekte olan dünyada eğitim, yukarıda tanımlanan geleneksel “aile ahlakını” küçümseyen Batılı orta sınıfın değerlerini özellikle aktarır.
Demografik geçişten önce, her ülkede çocuklar esasen ebeveynlerinin mülküydü. Emekleri ebeveynlerin iyiliği için kullanılabilirdi, çocuklar da katı ve sert bir muameleye alışkındı. Ebeveynlerin yalnızca çocukların çocukluktaki emeği üzerinde değil, yetişkinliklerindeki servetleri üzerinde bile hakları vardı. Kabaca ifade etmek gerekirse, bir kadınla evlenmek bir köle fabrikası satın almak demekti ve çocuklar da değerli kölelerdi.
Kitle eğitiminin aracılık ettiği bu geçişten sonra çocuklar, âdeta kutsal bir öz değişimiyle “kişi”ye dönüştürüldü. Bireysel statüleri arttı ve ebeveynlerin artık onların emeği üzerinde kültürel olarak tanınan bir hakkı kalmadı. Çocukların kültürel olarak desteklenen hakları arttı. Bunlara yalnızca yiyecek ve giyecek değil, ders çalışma ve oyun zamanı da dahildi. Ebeveynleriyle ilişkileri daha eşitlikçi ve arkadaşça bir hal aldı, gördükleri muamele daha az katı oldu.
Ancak bugün çocuklar tam olarak kendi kendilerinin sahibi de değildir: Devletin, vergiler ve diğer zorunlu ödemeler (ve giderek artan biçimde eğitim kredileri) yoluyla onların gelecekteki kazançları üzerinde hak iddiaları var. Özünde kitlesel eğitim komünist bir dönüşümdür: Bireysel mülkiyetteki “mallar” (çocuklar) ulusal mülkiyete geçirilir ve çocuklardan elde edilen getiriler, bireysel olarak eski “sahiplerine” değil, (vergiye dayalı sosyal yardım programları aracılığıyla) bir bütün olarak ülkeye akar. Çiftlikler ortak mülkiyete geçtiğinde üretim zarar görür ve kıtlık baş gösterir. Çocuklar ortaklaşa “sahiplenildiğinde” ise doğurganlık düşüşü meydana gelir. Sosyal Güvenlik programları da muhtemelen bunu yansıtır. Devlet, yaşlılara çocuklarının yerine çoğu zaman düşük kaliteli bir yardım sağlarken, onların yaşlılıkta çocuklarından yardım alma yönündeki doğrudan hak iddialarının da altını oyar.
Bu dönemde kaynak akışının yönünde bir başka bağlantılı kayma daha var: Batı tarzı kadın özgürleşmesinin bir sonucu olarak kaynaklar (emek dahil) eşlerden kocalara akmayı bırakıp kocalardan eşlere akmaya başlar. Bu eğilim de eğitimin bir sonucudur ve düşük doğurganlığa yönelik eğilimi pekiştirir. Kadınların özgürleşmesi çoğu zaman çocuk-ebeveyn ekonomik dönüşümünün gerisinden geldiği için, ilk neden gibi görünmüyor. Japonya’nın doğurganlık düşüşü, savaş sonrası 1940’larda, Batı tarzı kitlesel eğitimin zorla uygulamaya konulmasının ardından gerçekleşti. Ancak kadınların eğitim, mesleki istihdam ve siyasal katılım fırsatları sınırlı kalmaya devam ediyor, 1940’larda ise Amerika’nın dayattığı kadın oy hakkına rağmen çok daha kısıtlıydı. 1940’ların Japonya’sını çok az kişi feminizmin ve ahlaki gevşekliğin merkezi olarak tanımlardı, yine de doğurganlığı hızla düştü ve o zamandan beri toparlanmadı.
Kadın özgürleşmesi doğurganlık düşüşünün birincil nedeni gibi görünmüyor, her ne kadar Caldwell bir kez yerleştikten sonra bunun mevcut eğilimi nasıl pekiştirdiğini ayrıntılarıyla anlatsa da öyle değil. Yoksul ülkelerdeki yardım kuruluşları çoktandır şunu gözlemledi: Kaynaklar doğrudan kadınlara dağıtıldığında çocukların ihtiyaçlarına harcanma olasılığı daha yüksek, erkeklere dağıtıldığında ise erkeklerin statü ve uyuşturucu ihtiyaçlarına harcanma olasılığı daha yüksek. Kadınların eğitim görmesi ve maliyeyi denetlemesi, kaynakların çocuklardan ebeveynlere değil ebeveynlerden çocuklara doğru olan bu yeni akışını kucaklayıp güçlendiriyor. Eğitimli çocuklar pahalı ve talepkâr çocuklardır, eğitimli bir eş de onları daha da öyle yapar. Kadınların yükseköğrenim görmesi ve işgücüne katılması, özellikle kadın yaşamının daha doğurgan dönemlerinde, çocuk doğurmaya ve yetiştirmeye ayrılabilecek vakti kısıtlar.
Caldwell, Gana’daki geçişin 1960’larda sürdüğünü ve birçok durumda ailelerde hem okula gitmiş hem de gitmemiş çocukların bir arada bulunduğunu aktarır. Okula gitmiş olan çocuklara, çoğu zaman bunun farkında olmasalar da, “okuma yazma bilmeyen kardeşlerinden” çarpıcı biçimde farklı davranılıyordu. Dönüşümün, aynı aile içindeki çocuklara gösterilen muamele düzeyinde bile gözlemlenebilmesi, çocukların statüsündeki değişikliklerin (oyun oynamalarının, derslerine vakit ayırmalarının, ebeveynlerine bağımlı olmalarının beklenmesi) toplumsal cinsiyet rollerindeki değişikliklerden önce geldiğini ve onların temelini oluşturduğunu düşündürüyor.
Çocuklar bir kez “kişiye” dönüştürüldükten sonra, ebeveynlerin çocukların cinselliği ve evliliği üzerindeki denetimi uzun sürmez. Bununla birlikte, eskiden kız çocuk büyütmenin yükünün bir tazminatı olan başlık parasını isteme hakkı da ortadan kalkar. Caldwell, çeyiz kültürünün olduğu toplumlarda bile çeyizin giderek eğitimle desteklendiğini ya da yerini eğitime bıraktığını belirtir. Çünkü Batılılaşmış seçkinler, zengin ama eğitimsiz bir kadını evlenilebilir görmez. Ancak bu, doğurganlık dönüşümünün birincil itici gücü olmaktan çok yalnızca bir yönüdür. Nitekim birkaç ülkede, ebeveynlerin çocukların evliliği üzerindeki denetimi doğurganlık düşüşünden çok sonra bile varlığını sürdürdü.
Sanayileşme, kadınların üretkenliğini erkeklerinkinden daha önce olumsuz etkiledi. İplik eğirme ve dokumadan gıda üretimine kadar uzanan geleneksel kadın işlerini de ellerinden aldı. Hem kadınların hem de çocukların azalan ekonomik değeri, bunun yerine onlara sembolik bir değer atfedilmesini zorunlu kıldı. İngiltere’de 1820’lerde başlayan “annelik kültü” tam olarak buna bir tepkiydi. Bu kült, anneliğe tam zamanlı bir uğraş ve insanı gerçekleştiren bir yaşam amacı olarak özel bir statü tanıyordu. Benzer şekilde, çocukların ekonomik değeri düştükçe kutsal değerleri arttı. Bu iki değer dönüşümü de kendiliğinden ortaya çıkmadı. Aksine kültürel olarak aktarıldı ve bu aktarımın taşıyıcısı da Batı tarzı kitlesel eğitim oldu. 1820’lerin broşürlerinden televizyona kadar kitlelere yönelik yayınlar da burada büyük bir rol oynadı.
1970 öncesindeki on yıllar boyunca, üretkenlik ve reel ücretler açısından bir yetişkinin değeri yükselmişti. Ancak son on yıllarda, reel ücretlerin de açıkça ortaya koyduğu gibi, artık sadece çocukların değil, yetişkin bir insanın dahi ekonomik değeri geriledi. Aslında ebeveynler çocuklarının yarattığı değerden kendilerine bir pay çıkarabilseydi doğurganlık eğilimlerinin insanın ekonomik değerine paralel ilerlemesi beklenirdi, fakat bugünkü eğilimler bu değeri hiç takip etmiyor. Çünkü doğurganlık eğilimleri yalnızca bir “çocuk üreticisinin” geri kazanabileceği değer payına göre şekillenir, kitlesel eğitimin getirdiği memetik dönüşüm ise bu payı fiilen ortadan kaldırmıştır. Bu esnada devletler, vatandaşlarının kaynaklarından her geçen gün daha büyük bir pay talep ediyor. Diğer yandan, çocukların “ihtiyaçlarına” hitap ederek, hatta gerekirse bu “ihtiyaçları” bizzat yaratarak ebeveynlerin parasına ulaşmak hâlâ son derece kârlı bir iş planıdır. Sonuç olarak çocuk üreticileri, çocuklarının yetişkinlikteki üretkenliğinden uzun zamandır hiçbir pay alamıyor. Bu durum, Çin’deki Büyük İleri Atılım döneminde tarım işçilerinin kendi emeklerinden fayda sağlayamamasına çok benziyor.
Peki, insanlar eskiden neden çocuk yapardı? Bugün bunu hayal etmemiz bile zor olsa da çocuklar eskiden sahiden değerliydi. Çünkü onlar, her ikisi de değerli birer varlık olan kölelere ve çiftlik hayvanlarına çok daha fazla benziyorlardı. Üstelik, adeta birer köle gibi muamele görürlerdi. En azından aile reisleri, Caldwell’in aktardığı gibi çocuklarla aralarına mesafe koyarlardı. Aile ilişkilerinin o eski tarzını hissetmek için, the study1 tarihi ile o hor görülen ve utanç verici man cave2 kavramını karşılaştırmak yeterlidir. O dönemde bir eş, sadece değerli bir “RealDoll” değil, aynı zamanda değerli bir köle fabrikasıydı. Dolayısıyla üzerinde sizin değil devletin hak iddiaları bulunan yeni bir “kişi” var etmek, yeni bir köle üretmeye kıyasla ekonomik açıdan çok daha az cazip bir önermedir. Üstelik ebeveyn olarak sizin de bu yeni kişiye karşı, sınıfınıza bağlı birtakım yükümlülükleriniz vardır.
Kaynak: The View From Hell Blog
Çevirmen: Kenan (@seijurosblade)
The Study: Geleneksel Batı ve Victoria dönemi ev mimarisinde, aile reisinin (babanın) evdeki mutlak otoritesini, entelektüel ağırlığını ve mesafesini simgeleyen; çocukların veya başkalarının izinsiz giremediği özel çalışma odası.
Man Cave: Modern popüler kültürde erkeğin ev halkından izole, hobi veya oyun amacıyla kendine ayırdığı (genellikle bodrum katındaki) alan. Yazar, ataerkil otoritenin o eski, görkemli odalardan (the study) günümüzde hor görülen çocuksu bir sığınak seviyesine (man cave) gerilemesini kıyaslayarak aile içi güç dengesinin değişimini hicvetmektedir.






