Fiume’de Yanan Alev: Gabriele d’Annunzio 2. Bölüm
Ahmet Doğucan Tayfur
Serinin diğer yazılarını yandaki bağlantıdan okuyabilirsiniz: Fiume’de Yanan Alev: Gabriele d’Annunzio
BÜYÜK SAVAŞ
4 Mayıs 1915 tarihinde Gabriele d’Annunzio, terk ettiği vatanına geri dönmüştü. Trenin durduğu her durakta coşkuyla karşılanan d’Annunzio Cenova şehrine vardığı vakit rivayete göre şehrin üniversitesinde eğitim veren bir profesör, verdiği tarih dersini yarıda keserek öğrencilerine istasyona gitmelerini ve tarih öğrenmek yerine yaşayan tarihe, yani d’Annunzio’ya tanıklık etmelerini söylemişti.
Trenden inip araçla yoluna devam eden d’Annunzio, konuşmasını yapacağı yere vardığında kendisini dinlemeye hükümetten de kraliyetten de hiç kimse gelmemişti. Hâlâ tarafsız olan ülkenin temsilcileri, elbette d’Annunzio’nun Avusturya’yı hedef alacak bariz sivri dilli konuşmasına katılım gösteremezdi. Bununla birlikte, önceden d’Annunzio’nun gazetelere yolladığı yazılardaki üslubuna dikkat etmesi için baskı kuran devlet yetkilileri bu kez onun istediği gibi konuşmasına göz yummuştu.
Alman karikatürist Trier, d’Annunzio’yu İtilaf Kuvvetlerinin koca ağızlı bir kuklası gibi karikatürize edecekti. Bununla birlikte d’Annunzio’nun propagandası hiç de karikatürün yansıttığı gibi değildi. Onun üslubu daha sinsiydi, aşk şiirlerindeki tasvirlerine benzer tasvirlerle şiddeti ve savaşı ballandırarak anlatıyordu. D’Annunzio Roma’nın kadim kahramanlarını işaret ederek İtalyan hükümetini korkutan o provokatif siyaset anlayışı için kadim bir kutsiyet yaratıyordu.
Ona göre siyaset bir performans sanatıydı, bu konuşmalarında d’Annunzio kendisi için yepyeni bir sanatçı kimliği inşa ettiğinin bilincindeydi. Daldan dala atlayan, savurgan playboyun yerini artık bir “ulusal diriliş önderi” alıyordu. Almanlar, İtalyanların d’Annunzio’nun koca ağzıyla aynı kalibrede bir topa sahip olmasının onlara savaşı kazandırabileceğini söyleyerek alay ediyordu. O sırada savaşın 2 tarafıyla da gizli görüşmeler sürdüren İtalyan hükümetiyse d’Annunzio’nun çıkardığı sesten ötürü endişe duyuyordu.
Tabii d’Annunzio’nun bu yeni sanatçı kimliği sonuçta yine bir sahne kişiliğiydi. Bu konuşmalarından sonra d’Annunzio’nun 2 yeni kadın arkadaşıyla kaldığı otelde yaşadığı maceralar ve otelden kendisine çıkan kabarık faturayı ödemeden kaçması gibi meselelerden ötürü çevresindeki dostları, şairin bu renkli yaşamının kendisinin ve milliyetçilerin itibarını sarsabileceğinden korkmuştu.
D’Annunzio, İtalya’nın Üçlü İttifak’ı terk etmesi gerektiğini ilan ettiği konuşmalarında hükümet yetkililerini hedef almaya devam ediyordu. İtalya gerçekten Almanya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğunu terk edip İtilaf Kuvvetlerinden yana saf tuttuğu vakit d’Annunzio arka planda dönen görüşmelerden haberi olduğunu iddia edecekse de bu bir yalandı. Gerçek şu ki İtalyan hükümeti, daha d’Annunzio Paris’te iken, müttefiklerle yaptıkları gizli görüşmeler sonucu Londra Paktını imzalamıştı. İtalya’nın İtilaf Kuvvetlerinin yanında savaşa katılmasına yol açacak olan bu gizli antlaşma 26 Nisan tarihinde imzalandıktan bir süre sonra İtalyan Hükümeti gizlice Üçlü İttifak’ı bozmuştu.
Yani İtalya’nın savaşa İtilaf Kuvvetleri’nin yanında dahil olması için gereken diplomatik süreç 3 Mayıs’ta, d’Annunzio İtalya’ya gelmeden 1 gün önce, çoktan tamamlanmıştı. Bununla birlikte yaşanan gizli diplomatik süreçten haberi olmayan müdahale yanlıları eylemlerine devam ediyordu. Kral, Papa, generaller ve parlamenterlerin çoğunluğu tarafsızlıktan yana tutum alıyordu. Bununla birlikte sokaklar müdahale yanlılarıyla dolup taşmıştı, tarafsızlık yanlısı lobinin önemli isimlerinden olan devlet adamı Giolitti’ye muhalif vatandaşlar “Giolitti’ye ölüm!” sloganları eşliğinde yürüyüşler düzenliyordu.
İtalya’da bulunan İngiliz Büyükelçiliği’nin personeli bu eylemleri keyifle izliyordu. Savaşa kendi yanlarında katılmak için can atan bu kitleyi “İtalyan halkının en iyileri” olarak niteleyen büyükelçinin eşi, elçilik önünde savaş yanlısı eylemler düzenleyen kitleye çiçekler atıyordu. Tabii müdahale yanlısı eylemciler aslında pek de kibar insanlar değildi, nitekim Roma’da tarafsızlık destekçiliğiyle anılan siyasetçiler Roma’da dayak yerken o dönem bir editör olan Benito Mussolini düzinelerce tarafsızlık yanlısı vekilin sırtından vurulması gerektiğini yazıyordu.
12 Mayıs tarihinde Roma’ya varan d’Annunzio, 100 bin kadar kişinin karşısına çıkıp Kral’a ve Kral’ın savaş yanlılığıyla bilinen annesine olan sadakatini ilan ederek konuşmasına başlamıştı. Konuşmasında tarafsızlık yanlılarına nefret kustuktan sonra, Roma’yı bir lağım gibi tarif ederken sivil hayatın ne kadar berbat bir bataklık olduğunu anlatıyordu. Sivil yaşamı renksiz, ahlaksız, kirli bir yaşam olarak tarif ederken savaşı renkli ve keyifli bir iş olarak tarif eden bu siyasi retoriğin benzerleri dönemin pek çok “aykırı” sanatçısı tarafından tekrar edilmişti. Bunların en ünlü örneği İtalyan Fütüristlerin başı Marinetti ve onun savaşı “Avrupa’nın hijyeni” olarak tarif etmesidir. Onun dışında İngiliz şair Rupert Brooke, Alman yazar Thomas Mann, Macar fütürizminin babası Dezső Kosztolányi gibi pek çok isim savaşı sivil hayatın “pisliğini” temizleyecek yegane hijyen olarak tanımlıyordu.
13 Mayıs sabahı eğitim bakan Ferdinando Martini ile bir araya gelen d’Annunzio, İtilaf Kuvvetleriyle yapılan gizli antlaşmayı öğrenmişti. Hükümet, parlamentonun ikna edilmesi için ilk kez d’Annunzio’ya sessiz bir onay vererek yaptığı konuşmalarına devam etmesini istemişti. Ve o akşam d’Annunzio, sürecin başından beri yaptığı en vahşi konuşmayı yapmıştı.
Savaştan kaçınanlar hainlerdi, vatanın cellatlarıydı. Giolitti, İtalyan vatanını bir Prusya halatıyla boğuyordu. Şair, İtalyan halkını örgütlenmeye çağırıyordu. Vatanseverlerin kuracağı mangalar barış yanlısı vekilleri sokaklarda avlamalıydı, evleri yakılmalıydı, aileleriyle birlikte taşlanmaları gerekiyordu. Gençliğin saf ve vahşi şiddetini öven d’Annunzio, konuşmasını “artık konuşma değil eyleme geçme vakti” diyerek bitirmişti. Dinleyiciler “Risorgimento Marşını” söylerken iddiaya göre d’Annunzio’nun konuşmasını sarayından baştan sonra dinleyen Ana Kraliçe, sevinç gözyaşları dökmüştü.
Sonraki gün halk İtalya meclisini basmıştı, Kral ve başbakan Salandra tarafından oyuna getirilen Giolitti de siyaseten saf dışı bırakılmıştı. Giolitti’nin krala ihanet ettiğini ve “kanının hendeklerde akan kan kadar kutsal olduğunu” ilan eden d’Annunzio, muhtemelen Giolitti’nin evinin halk tarafından basılmasını ve Giolitti’nin en sonunda Roma’yı tamamen terk etmek zorunda kalmasını keyifle izlemişti.
Savaş yanlıları, çoğunlukta olan barış yanlısı vekilleri bu şekilde bastırarak bir nevi bir darbe gerçekleştirmişti. Mussolini, 14 Mayıs 1915 olaylarını bir devrim olarak tanımlayarak “İlk Duçe” d’Annunzio önderliğindeki halkın yozlaşmış siyasilere karşı ayaklandığını öne sürecekti. Savaşa giden yol açılmışken d’Annunzio konuşmalarına devam ediyordu, kendisi için biçtiği görev basit bir politika değişikliği değildi. D’Annunzio yeni bir İtalya’nın doğumuna yardımcı oluyordu. “Kalabalık doğum yapan bir kadın gibi uluyor. Kalabalık kendi kaderine can vermek için kıvranıyor…”
SAVAŞTA BİR ŞAİR
Artık cephede olan d’Annunzio, başta donanmanın bir parçası olarak görev yapmışsa da daha bireysel bir eylemin peşindeydi. Siyasi bağlarının da yardımıyla hava kuvvetlerindeki bir pilotla iletişime geçmişti. Trieste şehrine yapılacak bir bombardımanı öğrenen d’Annunzio, bu askeri eylemin bir parçası olmak için can atıyordu. Ancak şair, yalnız bomba atmayacaktı. Bombaların yanında kendisi tarafından yazılan propaganda broşürleri de atacaktı.
Ancak d’Annunzio’nun bu eyleme dahil olma isteği, Roma ile komuta arasındaki bir dizi görüşmeden sonra, hükümet tarafından “D’Annunzio’nun hayatının çok değerli” olduğu gerekçesiyle reddedilmişti. Bunun üzerine d’Annunzio, başbakan Salandra’ya uzun bir mektup yazarak ona “Hayatını baştan sonra risk alarak” yaşadığını, daha önce göklerde uçtuğunu, ölümden korkmadığını ve onu kucakladığını, tehlikeden zevk aldığını yazacaktı. Bakan Martini, d’Annunzio’nun keyfine çıktığı avların ve tekne gezilerinin böyle bir deneyimle kıyaslanamaz olduğunu söylese de başbakan Salandra bu mektuptan etkilenecekti ve operasyona olur emrini verecekti.
Onayı alan d’Annunzio ve pilot Miraglia öncesinde test uçuşlarına çıkacaktı. Ardından 7 Ağustos tarihinde uçuştan önce kendisine yeni bir mont alan şair, “Acaba yukarısı mı yoksa aşağısı mı daha soğuk?” diye not alacaktı. Aşağıdan kastı ise uçağın düşürülmesi durumunda içine düşeceği denizdi. Ardından uçak havalandı ve daha önce hiçbir İtalyan pilotunun uçmadığı kadar sınırdan uzaklaştılar.
Uçak motorunun sesi yüzünden ikili birbiriyle iletişim kurmak için birbirlerine notlar paslıyordu. Okuyucu için şu özellikle belirtilmeli ki her ne kadar d’Annunzio savaşın başlarındaki gazeteciliği ile ilgili abartılı ve yalan hikayeler anlatmışsa da 1.Dünya Savaşı sırasında yaşadığı tehlikeler gerçekti. D’Annunzio günümüz İtalya’sında hala bir “Vatan Şairi” olarak anılıp sahiplenilirken genel olarak Fiume olaylarıyla ve Faşizmin doğumuyla değil, 1.Dünya Savaşında giriştiği maceralarla anılır.
Trieste’ye olan saldırıda bombardıman görevini üstlenen d’Annunzio, limandaki askeri hedeflerin üzerine bombaları bıraktıktan sonra şehir meydanındaki sivillerin üzerine de propaganda broşürleri atmıştı. Tabii buradaki bir mesaj da d’Annunzio’nun istese onların üzerine bomba atabileceğiydi.
D’Annunzio’nun savaş sırasındaki eylemlerine kısaca değinirsek kendisi birkaç benzer hava saldırısına daha katıldı, Isonzo Muharebelerinde bulundu. 16 Ocak 1916 tarihinde cephedeki bir acil iniş sırasında tek gözünü kaybetti, doktorlarının tavsiyelerine rağmen cepheye geri dönüp 10. Isonzo Muharebesine katıldı. Bu muharebedeki başarılarından ötürü Fransız ordusu tarafından “Croix de Guerre” madalyasına layık görüldü. Hava saldırılarına katılmaya devam eden d’Annunzio en büyük hayalini gerçekleştirip Viyana üzerinden uçarak şehre propaganda broşürleri atmayı başarmıştı.
Savaş bittiğinde rütbesi yarbay idi, ayrıca fahri olarak kendisine “hava tuğgenerali” rütbesi de verilmişti. Fransa ordusundan aldığı madalyaya ek olarak İtalyan ordusundan da altın bir cesaret madalyası, 5 tane gümüş madalya ve 1 bronz madalya almıştı.
SAKATLANMIŞ ZAFER
Savaş sonuna yaklaşırken İtalyanlar kendilerine Londra Paktında sözü verilen toprakları işgal etme hakkını almıştı. İtalyan askerler keyifle Dalmaçya kıyılarındaki şehirleri ele geçirirken İtilaf kaynaklarına göre oldukça taraflı bir politika yürüterek yalnız İtalya’ya bağlılık yemini eden Yugoslav halklarına erzak yardımında bulunuyordu. İtalyan askeri varlığını seyreltme amacıyla İtilaf Kuvvetleri ek birlikler gönderse de günün sonunda siviller bir İtalyan işgali hissediyor ve bundan tedirgin oluyordu. Bu illüzyonu gerçek kılmak isteyen d’Annunzio, ülkenin bu yeni fetihle devleştiğini ve büyük bir kaderin İtalya’yı beklediğini yazıyordu.
ABD Başkanı Woodrow Wilson, 1919 yılının Ocak ayında İtilaf Devletleriyle İtalya arasında imzalanan “Londra Paktının” geçersiz olduğunu ilan edecekti. Yeni bir uluslararası düzen inşa etme vizyonuyla hareket eden Wilson, savaşın çıkışından sorumlu tutulan gizli sözleşmelere savaş ilan etmişti. Savaş sona erdiğinde İtalya 1 milyon evladını toprağa vermişti, ancak kendilerine sözü verilen topraklar yeni bir Yugoslav devletine verilirken ülke Dalmaçya İtalyanlarından koparılıyordu.
Dalmaçyalılara Mektupları başlıklı yazısında d’Annunzio, elinde bir el bombası ve ağzında tuttuğu bir hançer ile sonuna kadar onların yanında yer alacağını ilan ediyordu. Bu yazısında İtilaf Devletlerinin liderlerini hedef alan d’Annunzio, yazısı pek çok gazete ve dergi tarafından reddedildikten sonra Benito Mussolini’nin gazetesinde kendisine yer bulmayı başarmıştı.
Paris Barış Konferansında İtalyanlar Güney Tirol, İstirya, Trieste ve Trento’yu almayı başarmışsa da Dalmaçyanın çoğunluğu genç Yugoslav devletine verilmişti. En sonunda İtalya başbakanı konferansı terk edip istifa etmişti, yerine geçecek olan yeni başbakan Nitti ise d’Annunzio için yeni bir nefret objesine dönüşerek barış anlaşmasını imzalayacaktı.
D’Annunzio’ya göre devletler saygı görmek için savaşmalı ve galip ayrılmalıydı, İtalya öbür Avrupa güçleriyle eşit muamele görmek istiyorsa savaşmalı ve kazanmalıydı. Ancak yüzbinlerce evladını toprağa veren İtalya, hala ufak bir devlet muamelesi görüyordu ve kanlı zaferi İtilaf Devletleri tarafından parçalanıyordu.
En tartışmalı bölge ise Fiume şehriydi, İtalyan milliyetçileri için kısa sürede önemli bir dava haline gelen şehrin İtalya’ya bağlanmasına yönelik güçlü bir talep vardı. Yugoslavlar ve İtalyanlar arasındaki tartışmalar büyürken Arditi kaptanı Giovanni Host-Venturi, jimnastik kulübü adı altında toplayacağı gönüllülerle bir paramiliter örgüt kurarak şehirdeki İtalyan azınlığın silahlı gücünü oluşturacaktı. Siyasi kol ise Doktor Antonio Grossich tarafından kurulacak olan ve kendilerini Fiume’nin resmi hükümeti ilan eden Ulusal Meclisti.
Kendileri için lider arayan Fiume İtalyanları, Garibaldi’nin torunu Peppino Garibaldi’nin de aralarında bulunduğu pek çok aday arasından Gabriele d’Annunzio’yu lider olarak seçmeye karar vermişti. Host-Venturi ve Ulusal Meclis tarafından d’Annunzio’ya çekilen telgrafta basit bir mesaj vardı: “İtalyan halkının tek kararlı ve cesur Duçe’sine yazıyoruz. Bizi yönet. Hazırız.”
O da cevabını yazdı: “Beni inanç ve disiplinle bekleyiniz! Ne sizi ne de kaderi hayal kırıklığına uğratmayacağım. Çok yaşa İtalyan Fiume!” Ardından “İtalyan Pentekost’u” başlıklı bir polemik yayınlayan şair Fiume’yi yaşayan tek şehir olarak niteleyen uzun övgüler yazmıştı. Fiume İtalyanları artık kendi aralarında adeta bir mesih gibi gelmesi beklenen d’Annunzio’yu konuşuyor, duvarlara onun posterlerini asıyor ve altına şu cümleleri yazıyordu “İnançlılara inançlarının ödüllendirileceğini söyleyin.”
İnançları sınanacaktı. D’Annunzio, her zaman yaptığı gibi, tutarlı bir biçimde bir hedefe doğru ilerlemek yerine bir oradan bir buraya sürüklenerek farklı projeler tasarlıyordu. Vaktinin bir kısmını Venedik’te öldürüyordu. Şehirde günlerini müzik dinleyerek ve şehirdeki kadınlarla eğlenerek geçiriyordu. Bir de hayatının Roma bölümü vardı. Roma’da d’Annunzio kendisine hükümet tarafından teklif edilen işler üzerine kafa yoruyordu. Başbakan Nitti, çok yüksek ihtimalle d’Annunzio’yu siyasetten uzaklaştırma hedefiyle, kendisine devlette Uçuş Yüksek Komiserliği makamını teklif etmişti. Bu makamla pek ilgilenmeyen d’Annunzio muhtemelen bir ret cevabı yazmaya bile tenezzül etmemişti. Bununla birlikte ilgisini çeken bir proje önüne konmuştu, Roma’dan Tokyo’ya uçan ilk insan olmak.
D’Annunzio bu kafilede yer alması beklenen pilotlara konuşma yaparken onlara aynı anda hem aşırı enfekte hem aşırı steril olan Batı’ya sırtlarını dönerek Doğu’ya uçmayı teklif etmişti. Batı’yı ruhsuzlukla suçlayan d’Annunzio, daha birkaç gün önce “Yaşayan tek şehir, tek coşkun şehir, ruhun şehri, yüzyıllar boyunca sunulan en güzel Holokost” olarak nitelediği Fiume’yi unutmuş gibiydi. Fiume hakkında konuşmayı bırakmış, askeri yetkililerle olası uçuşun lojistiğini tartışmaya başlamıştı.
Yazının devamında kafa karışıklığı yaratmaması için önden bir açıklama yaparsak d’Annunzio Fiume şehrinden bahsederken sık sık “Holokost” kelimesini kullanmaktadır. Burada bahsedilen holokost, Nazilerin Yahudilere yaptığı soykırımla alakasızdır. Holokost kelime anlamı olarak antik Yunancadan gelip yakılan adak anlamında kullanmaktadır. Bu kelimeyi ilk kez Gustave Flaubert tarafından yazılan Salambo’yu okurken keşfeden d’Annunzio, Fiume şehrindeki ufak İtalyan nüfusun dünyaya direnişini İtalyan milletçiliğine adanan bir kurban olarak görmektedir. Ateşi, yanmayı şehrin direnişi ve hareketliliğiyle özdeşleştiren şair bu romanda çocukların Moloch’a kurban olarak yakılmasıyla bir benzerlik görmektedir.
D’Annunzio’nun kendisine sunulan bu teklifleri değerlendirirken samimi olup olmadığı bilinmemektedir. Kimilerine göre şair bu teklifleri gerçekten kafasında tartıp Fiume’den daha iyi bir alternatif olup olamayacaklarını anlamaya çalışıyordu. Kimilerine göreyse bu tekliflerle ilgileniyormuş gibi yaparak kendisini izleyen sivil polisleri kandırmayı, hükümetin planlarına karışmasını engellemeyi hedefliyordu. Ancak d’Annunzio’nun kişiliğini düşünürsek muhtemelen kendisi gerçekten Fiume İtalyanlarının kurtarıcısı olmakla Tokyo’ya uçan pilot olmak arasında ikilemde kalmıştı ve hangisinin daha efsanevi olacağı konusunda bir işaret bekliyordu. Bu işaret, falına bakacak bir prenses olacaktı.
Temmuz 1919 yılında Fiume şehrine bakışımızı çevirirsek etnik tansiyonun zirvede olduğunu görüyoruz. İtalyan Lejyonu, Hırvatlara ait mekanları dağıtıp müzisyenlere silah zoruyla İtalyan marşları çaldırıyordu. İtilaf Kuvvetlerine bağlı olarak şehirde konuşlanan ve çok etnisiteli bir yapıya sahip olan Fransız taburuysa Yugoslav renklerini kuşanmış biçimde provokatif biçimde şehirde yürüyüşler yaparak İtalyanlara gözdağı vermeyi hedefliyordu.
Sokakta İtalyan renklerini taşıyan rozetler dağıtan Fiumeli İtalyan kızlarından birisinin elbisesindeki rozeti Fransız askerlerinin yırtmasıyla gerginlik katliama dönüştü. 13 Vietnam kökenli Fransız askeri şehrin yerli İtalyanları tarafından bıçaklarla parçalandı veya denize atılarak boğuldu. 50 kadar asker de yaralandı. Olaylara otelinin penceresinden tanık olan Amerikalı bir iş adamı konuyla ilgili bir dostuna yazacağı mektupta zavallı “Çinlilerin” paramparça edildiğini yazacaktı. İtalyanlar şehirdeki Hırvat azınlığa saldırırken İtalyan ordusuna bağlı birliklerin göz yummak bir yana doğrudan katliamlara katıldığı gözlemlenmişti.
Bu katliam İtilaf Kuvvetleri için bardağı taşıran son damla olmuştu, İtilaf Kuvvetlerinden gelen bir grup general şehre gelerek bir komisyon kurdu. Komisyonun krizi çözmeye yönelik olarak Ulusal Meclisin lağvedilmesini öngörüp şehirdeki Hırvat azınlığı daha iyi temsil edecek yeni bir meclis kurulmasını planlamıştır. Yine Lejyon dağıtılmıştı ve İtalyan garnizonunun yerini İngiliz-Amerikan askerleri almıştı.
Fiume’ye ilk giren ve Sardunyalılardan oluşan bu birlik şehri terk etmeye zorlanırken Meclis Başkanı, şehri terk eden askerlere seslendi “Kardeşlerimize bizim yüzyıllardır İtalyan olduğumuzu söyleyin…Annemiz tarafından kiralansak da biz onun çocuğuyuz.”
Şehri terk etmeye zorlanan bu askerler İtalya’ya gelir gelmez ilk iş d’Annunzio’ya bir mektup yazmıştı. 7 subayın imzaladığı mektupta kendisine şöyle deniyordu: “İtalya uğruna ölenlerin anısı için yemin ettik: Ya Fiume ya ölüm! Ve sen Fiume için hiçbir şey yapmıyor musun? Tüm İtalya’yı avucunun içinde tutan sen?”.
Ondan sonra bir yeni elçi yola çıktı, Atillio Prodam Fiume’den yola çıkıp kızıyla birlikte d’Annunzio’nun önüne gelmiş ve günlerce onu harekete geçmesi için ikna etmeye çalışmıştı. 6 Eylül tarihinde ise şaire üzerinde “Ya Fiume ya Ölüm” yazan bir kılıç sunulmuştu. Kılıcı kabul eden şair, yine harekete geçmedi.
D’Annunzio harekete geçmek için uğurlu olarak gördüğü ayın 11’ini bekliyordu, ayrıca İtalya’da hala işleri vardı. Mesela oğlu Gabriellino kendisinin “The Ship” adlı eserinin film uyarlaması üzerinde çalışıyordu. D’Annunzio, filmin başrolü olan sevgilisi Ida Rubinstein ile 9 Eylülde birlikte bir parti vermişti. 10 Eylül tarihinde d’Annunzio, bir önceki gün partide piyano çalan genç piyanist Luisa Baccara’yı evine davet etmişti ve kendisini ziyaret eden Sardunyalı subaylar için Garibaldi marşını çaldırmıştı. Piyanist geceyi d’Annunzio’nun evinde geçirip şairin 30 yıl sonraki ölümüne kadar metresi olmuştu.
11 Eylül tarihinde d’Annunzio erkenden uyandı, ateşi çok yüksekti. Aldırış etmedi. Yepyeni, kıpkırmızı Fiat 501 arabasına binerek Holokost Şehrine, “Sondan bir önceki macerası” için yola çıktı.
Holokost Şehri
Savaştan önce d’Annunzio, Fransa’da devasa bir orman yangınına izlemişti. Eserlerinde ateşin önemli bir yeri vardı, Gemi ve Jorio’nun Kızı adlı eserlerinde başroller kendilerini gönüllü bir şekilde ateşe atarak kurban ediyordu. Salambo’daki kullanımı d’Annunzio için kelimeye hayranlığının kökeni olmuştu. Tanrı Moloch için ateşlere atılan çocuklar… D’Annunzio’nun retoriğinin ayrılmaz bir parçası. Ateş sayesinde ölü ormanlar, daha güçlü ve diri şekilde geri döner. Bu savaşta bir ateş ve bu ateş sayesinde kirli, yozlaşmış dünya temizlenecek. Dağlanmış, saf bir dünya oluşacak. Milyonlarca insanın ölümünün ateşiyle yeni bir insanlık oluşacak. Fiume’ye Arditileri (Arditilerin lakabı Kara Ateş idi.) ile giren d’Annunzio, tüm dünyayı kör edecek bir ateş yakacaktı.
11 Eylül 1919 sabahı d’Annunzio, Mussolini’ye Fiume’ye girmek için yola çıktığını bildirerek bunu ülkeye duyurmasını söyledi. 7 Sardunyalı subay ve onların topladığı 186 askerle bir araya gelen d’Annunzio, hala hasta olduğu için üslerinde uzanmaktaydı. Yatak olmadığı için birleştirilmiş masaların üzerine yatan d’Annunzio susuzluktan boğazı kuruduğu halde köylü bir kadının kendisine getirdiği üzümlere bile uzanamıyordu.
Ronchi’den Fiume’ye doğru hareket edecek olan kafile, hareket saati geldiği halde yolda kullanacakları kamyonlar gelmediği için harekete geçmedi. Bunun üzerine d’Annunzio’nun en önemli adamlarından biri olacak olan Guido Keller harekete geçti. Düzensiz sakalıyla ve evcil kartalıyla vahşi bir dağ adamına benzeyen, oğlancılığıyla tanınan Keller, aracına atlayarak en yakın askeri depoya doğru sürdü. Deponun başındaki Arditi kaptanı ya korkaklığından ya da işbirlikçiliğinden “şiddete boyun eğdiğini” söyleyerek aradan çekildi. Keller ve yanındaki adamlar 26 adet kamyon çalarak bunları d’Annunzio’ya getirdi. Artık harekete geçmeye hazırdılar, d’Annunzio savaş yüzünden zarar görmüş gözlerini korumak için güneş gözlüğünü takarak arabasına geçti.
Yazar: Ahmet Doğucan Tayfur (@dogucantayfur)
Editör: Fahri Tüfenktürk




