FORMALİST MANİFESTO
Curtis Yarvin
Geçen gün garajımda bir şeyler kurcalarken yeni bir ideoloji kurmaya karar verdim.
Ne yahu? Deli miyim neyim ben? Bir kere öylece bir ideoloji kuramazsın. İdeolojiler yüzyıllar boyunca, aynı lazanya tarifleri gibi nesilden nesile aktarılır. Yıllanmaları gerekir, aynı Bourbon viskiler gibi. Öylece radyatörden1 içemezsin.
Deneyin, bakın neler oluyor. Dünyadaki tüm sorunların sebebi ne? İdeoloji. Bush ve Usama’nın ne ortak noktası var? İkisi de ideolojik deli. Cidden daha fazlasına ihtiyacımız var mı yani?
Zaten yeni ideoloji kurmak diye bir şey mümkün değildir. İnsanlar, Adem ile Havva’dan beri ideoloji konuşuyorlar. Ve ben güya bundan iyisini mi yapacağım? İnternetteki sıradan bir herif, yüksek lisanstan şutlanmış, Yunanca ya da Latince bilmeyen birisi mi? Kendimi ne sanıyorum Wallace Shawn2 falan mı?
Hepsi mükemmel itirazlar. Önce bunlara cevap verelim sonra da formalizm hakkında konuşuruz.
İlk olarak, tabi ki internetin bize tüm ihtişamıyla sunduğu birkaç güzel yıllanmış geleneksel ideoloji var. Birçok isimleri var ama biz onlara ilerlemecilik ve muhafazakarlık diyelim.
İlerlemecilikle ilgili sorunum şu ki, en azından son 100 yıldır yazarların, düşünürlerin ve genel olarak zeki insanların büyük çoğunluğu ilerlemeci olmuştur. Dolayısıyla 2007’deki herhangi bir entelektüel temelde ilerlemeci ideolojiyle yoğrulmuş durumdadır. Bir tür internet uzay bükülmesi yaşanıp sözlerim Fox News’te canlı yayınlanmıyorsa, bunu okuyan herkes de dahil buna.
Belki bu durum insanın ilerlemeci dünya görüşünde var olabilecek sorunları görme yeteneğini bir nebze de olsa köreltmiş olabilir.
Muhafazakarlığa gelecek olursak nasıl ki tüm Müslümanlar terörist değil ama çoğu terörist Müslümansa benzer şekilde tüm muhafazakarlar ahmak değil ama çoğu ahmak muhafazakardır. Modern Amerikan muhafazakarlık hareketi (Roosevelt diktatörlüğünden sonra yeniden icat edilmek zorunda kaldığı için paradoksal olarak ilerlemeci hareketten çok daha gençtir) bu kitleden derinden etkilenmiştir. Ayrıca, ilerlemeciliğin taptığı her şeyden nefret etmek zorunda kalması gibi bir seçim tesadüfünden de muzdarip, tedavisi mümkün görünmeyen tuhaf bir doğum kusurudur bu.
Kendini “ilerlemeci” ya da “muhafazakar” olarak görmeyen çoğu kişi ikisinden birisidir. Ya ılımlıdırlar ya da liberteryen.
Deneyimime göre çoğu aklı başında insan kendini “ılımlı”, “merkezci”, “bağımsız”, “ideolojisiz”, “pragmatik”, “apolitik” olarak görüyor. 20. Yüzyıl siyasetinin yol açtığı büyük trajedileri düşündüğümüzde bu yaklaşım oldukça anlaşılabilir. Ama bana göre günümüzdeki ölüm ve yıkımın büyük kısmından sorumlu olan da onlardır.
Ilımlılık bir ideoloji değildir. Bir fikir değildir. Bir düşünce değildir. Düşüncenin yokluğudur. Eğer 2007’deki mevcut durumun temelde doğru olduğuna inanıyorsanız, bir zaman makinesi sizi 1907 Viyana’sına götürse de aynı şeye inanmalısınız. Ama 1907 Viyana’sında dolaşıp şunları söylediğinizi düşünün: bir Avrupa Birliği olmalı, Afrikalılar ve Araplar kendi ülkelerini yönetmeli hatta Avrupa’yı kolonize etmeli, parlamenter demokrasi dışındaki tüm yönetim biçimleri kötüdür, kağıt para ticaret için iyidir, tüm doktorlar devlet için çalışmalıdır, vesaire vesaire. Valla muhtemelen sizinle aynı fikirde insanlar bulabilirdiniz. Ama kendilerine ılımlı demezlerdi. Başka biri de demezdi.
Hayır, eğer 1907 Viyana’sında ılımlı olsaydınız, Franz Josef’i3 bulunmaz Hint kumaşı sanırdınız. Peki hangisi? Habsburglar mı, Avrupa bürokratları mı? İkisinin arasını bulmak pek kolay değil.
Başka bir deyişle, ılımlılığın sorunu şu: ‘merkez’ sabit değildir, hareket eder. Hareket ettiği için de, insanlar da insandır ya, onu hareket ettirmeye çalışır. Bu da şiddete zemin hazırlar. Biz formalistlerin kaçınmaya çalıştığı şey. Buna birazdan döneceğiz.
Bu durumda geriye liberteryenler kalıyor. Şimdi, liberteryenleri ölümüne seviyorum. CPU’mda kalıcı olarak Mises Enstitüsü için açık bir soket var resmen. Bence birkaç tıklama ile bir fili bile boğacak kadar yüksek dozda liberteryen (ve özellikle Misesyen ve Rothbardian) düşünceye ulaşılabildiği bir çağda, bilinçli olarak cahil kalan birisi ciddi bir entelektüel değildir. Ayrıca ben çok fazla bilim kurgu okumuş bir bilgisayar programcısıyım ki liberteryenizm için iki büyük risk faktörü. Yani “Rothbard okuyun” der geçerdim.
Diğer yandan evren hakkındaki iki basit gerçeği de göz ardı etmek zor olurdu. Biri liberteryenizmin son derece bariz bir fikir olması. Diğeri de hiçbir zaman başarılı bir şekilde gerçekten uygulanamamış olmasıdır.
Bu hiçbir şeyi kanıtlamaz. Ancak, liberteryenizmin, karşıtlarının her zaman iddia etmeye hazır oldukları gibi, özünde pratik olmayan bir ideoloji olduğunu düşündürüyor. Liberteryen bir toplumda yaşamaya bayılırdım. Asıl soru şu: buradan oraya bir yol var mı? Eğer oraya ulaşabilirsek orada kalabilir miyiz? Eğer iki soruya da cevabınız bariz bir şekilde “evet” ise, sanırım sizin “bariz” tanımınız benimkinden oldukça farklı.
İşte bu sebeple kendi ideolojimi kurmaya karar verdim. Formalizm.
Tabi ki formalizmde yeni bir şey yok. İlerlemeciler, muhafazakarlar, ılımlılar ve liberteryenler kendi sindiremediği gerçekliklerin iri lokmalarını tanıyacaktır. “Formalizm” kelimesi bile hukuki formalizmden ödünç alınmıştır ki o da temelde aynı fikrin biraz daha şık kıyafetler giymiş hali.
Ben Vizzini değilim. Sadece bir sürü nadir ikinci el kitap alan sıradan bir herifim, onları öğütüp tat katıp sonucu politik surimi4diye yeniden markalaştırmaktan korkmam. Söyleyeceklerimin çoğu Jouvenel, Kuehnelt-Leddihn, Leoni, Burnham, Nock vs. vs. eserlerinde zaten mevcut. Üstelik iyi yazılmış, detaylı ve çok daha entelektüel bir şekilde.
Bu kişilerden birini bile duymadıysanız, ben de bu sürece başlayana kadar duymamıştım. Bu sizi korkutuyorsa, korkutmalı. İdeolojinizin yerine yenisini koymak kendi kendine beyin ameliyatı yapmak gibidir. Sabır, tolerans, yüksek acı eşiği ve titremeyen eller gerektirir. Kim olursanız olun, zaten bir ideolojiniz var ve çıkmak isteseydi çoktan kendi kendine çıkardı.
Bu karmaşık deneye sırf birisi öyle dedi diye kafanıza başka bir hazır ideoloji yüklemek için girişmenin anlamı yok. Formalizm, göreceğiniz üzere geekler tarafından geekler için tasarlanmış bir ideolojidir. Bir kurulum kiti değildir. Piller dahil değildir. Öylece takıp çalıştıramazsınız. En iyi ihtimalle kendi ideolojinizi kurmanız için kaba bir başlangıç noktasıdır. Tezgah testeresi, osiloskop ve otoklav ile çalışmaya aşina değilseniz size göre değildir.
Neyse:
Formalizmin temel fikri basitçe şudur: insan ilişkilerindeki en büyük sorun şiddettir. Amaç, oldukça küçük bir gezegende insanların şiddet olmadan etkileşime girebilecekleri bir yol tasarlamaktır.
Özellikle organize şiddet. İyi bir formalist için Yoksulluk, Küresel Isınma, Ahlaki Çöküş gibi sorunlar insanların birbirine uyguladığı organize şiddetin yanında oldukça önemsiz kalır. Belki şiddetten kurtulduktan sonra Ahlaki Çöküş hakkında biraz düşünebiliriz. Ama organize şiddetin geçen yüzyılda birkaç yüz milyon insanı öldürdüğünü, Ahlaki Çöküş’ün ise bize American Idol’ü verdiğini göz önüne alırsak, bence öncelikler oldukça açık.
Buradaki anahtar nokta meseleye ahlaki değil mühendislik problemi olarak bakmak. Sorunu çözen her çözüm kabul edilebilir. Çözemeyen kabul edilemez.
Örneğin, genel ilerlemeci düşünce setinin bir parçası olan ve şiddete karşı bir çözüm sunduğunu iddia eden pasifizm diye bir görüş vardır. Anladığım kadarıyla pasifizm görüşü eğer siz ve ben şiddete başvurmazsak diğer herkes de şiddet yanlısı olmayacaktır diyor.
Pasifizmin bazı durumlarda işe yaradığından hiç şüphem yok. Örneğin Kuzey İrlanda’da durum aynen bu şekilde gözüküyor. Ancak bunda benim Batılı ve düz mantık zihnimin bir türlü kavrayamadığı bir “Yüzüncü Maymun” etkisi var. Bana öyle geliyor ki eğer herkes pasifist olursa ve bir kişi çıkıp da pasifist olmayı kabul etmezse dünyayı yönetir duruma gelecek. Hm.
Bir diğer zorluk da “şiddet” tanımının pek belli olmamasıdır. Nazikçe cüzdanınızı üzerinizden alıverirsem ve Glock’unuzla peşimden koşup cüzdanı geri vermeme izin vermeniz için beni yalvartırsanız hangimiz şiddet uygulamış oluyor? Diyelim ki şöyle diyorum: “Evet, cüzdan senindi ama artık benim cüzdanım.”
Bu bize en azından cüzdanın kime ait olduğunu söyleyecek kurallara ihtiyacımız olduğunu gösteriyor. O zaman şiddet, kuralı çiğneyen veya onu farklı bir kuralla değiştiren her şeydir. Eğer kurallar açıksa ve herkes ona uyarsa ortada hiç şiddet kalmaz.
Başka bir deyişle şiddet = anlaşmazlık + belirsizlik. Dünyada cüzdanlar olduğu sürece anlaşmazlık da olacak. Ama belirsizliği ortadan kaldırabilirsek? Cüzdanı kimin alacağını önceden söyleyen, yoruma kapalı, çiğnenemez bir kural varsa? O zaman benim elimi cebinize uzatmam için bir sebep kalmaz. Sizin de peşimden koşup havaya ateş açmanız için. Tanım gereği, eylemlerimizden hiçbiri çatışmanın sonucunu etkileyemez.
Belirsizlik olmadan hangi ölçekte olursa olsun şiddet anlamsızdır. Bir savaş düşünün. Diyelim yanılmaz bir kahinin tavsiyesiyle, kaybedeceklerini bilselerdi savaşmak için hiçbir sebepleri kalmazdı. Teslim olup işi bitirsinler.
Ama bu sadece sorunlarımızı çoğalttı. Tüm bu kuralları kim koyuyor? Kim onları çiğnenemez kılıyor? Kahin kim olacak? Cüzdan neden ‘senin’ de ‘benim’ değil? Bu konuda aynı fikirde değilsek ne olur? Eğer her cüzdan için birer kural varsa herkes nasıl tüm bu kuralları hatırlıyor? Diyelim ki Glock’u taşıyan siz değil de bensem?
Neyse ki büyük filozoflar bu detaylar üzerine uzun saatler boyunca düşündüler. Size vereceğim cevaplar benim değil, onların.
Öncelikle kural koymanın akla uygun yollarından birisi o kuraldan ancak ve ancak uymayı kabul ettiğiniz zaman sorumlu olmanızdır. Bilmem neredeki tanrılar tarafından konulmuş kurallarımız yok. Sahip olduğumuz şey aslında kural değil, anlaşma. Şüphesiz bir şeyde anlaşıp sonra keyfine göre bundan caymak adice bir davranıştır. Gerçekte bir anlaşma yaptığınızda anlaşmanın kendisi bu tarz sorumsuz davranışların sonuçlarını da içerebilir.
Kural tanımaz vahşi bir adamsanız (sokakta rastgele insan öldürmeyeceğinize dair bile söz vermiyorsanız) hiç sorun yok. Gidin ormanda falan yaşayın. Kimsenin de sokaklarında yürümenize izin vermesini beklemeyin, tıpkı bir kutup ayısının yürümesine tahammül etmeyecekleri gibi. Kutup ayılarının kötü olduğunu söyleyen hiçbir ahlaki kural yok ama onların modern şehir yaşamıyla uyumlu olmadıkları da açık.
Burada iki çeşit anlaşma görüyoruz. Birisi belirli kişilerle yapılan anlaşmalar mesela “Evini boyayacağım sen de bana para vereceksin,” diğeri de “Sokakta kimseyi öldürmeyeceğim,” gibi anlaşmalar. Ama bu anlaşmalar cidden birbirinden farklı mı? Sanmıyorum. Bence ikinci tip anlaşma sizin sokaklara kim sahipse onunla yaptığınız bir anlaşmadır.
Cüzdanların sahibi varsa sokakların niye sahibi olmasın? Cüzdanların bir sahibi olmak zorunda, tabii ki. Çünkü sonuçta cüzdan ile ne yapılacağına birinin karar vermesi gerekiyor. Sizin cebinizde mi olacak yoksa benim cebimde mi? Sokaklar olduğu gibi duruyor, ama hâlâ alınması gereken birçok karar var; örneğin sokağı kim asfaltlayacak? Ne zaman ve neden? Birinin sokakta başkasını öldürmesi serbest mi yoksa bunlar şu özel öldürmek-yok tipi sokaklardan mı? Peki ya sokak satıcıları? Ve benzeri.
Eğer 44. sokak benim 43. ve 45. sokaklar da sizin olsa aramızdaki ilişkinin karmaşıklaşma ihtimali görmezden gelinemeyecek boyuta geliyor. Karmaşıklık muğlaklığın yanındadır, muğlaklık belirsizliğin; sonra da Glock’lar kılıfından öylece çıkar. Bu sebeple sokakları değil daha büyük, daha net tanımlanmış birimleri konuşmalıyız. Mahalleler mesela, hatta belki şehirler.
Bir şehre sahip olmak! İşte şimdi bu baya havalı olurdu. Ama bu da bizi tamamen atladığımız bir meseleye getirir. Kim neyin sahibi? Buna nasıl karar veririz? Bir şehre sahip olmayı hak ediyor muyum? Ben o kadar liyakatli miyim? Bence öyleyim. Belki de cüzdan sizde kalsın ben de mesela Baltimore’u alayım.
Birçok insanın inandığı toplumsal adalet denen bir görüş vardır. Aslında bu görüş benim bu yazıyı yazdığım sıralarda dünya çapında oldukça kabul görmüştür. Bu görüş der ki Dünya küçük ve kısıtlı kaynaklara sahiptir ve hepimiz mümkün olduğunca çoğuna sahip olmak isteriz. Ama hepimiz bırak bir şehri bir sokağa bile sahip olamayız, bu yüzden eşit olarak paylaşmalıyız. Çünkü hepimiz eşitiz ve hiç kimse bir diğerinden “daha eşit” değildir.
Sosyal adalet kulağa çok güzel geliyor. Ama üç problemi var.
Birincisi, bu güzel şeylerin birçoğu doğrudan karşılaştırılabilir değil. Ben bir elma siz de bir portakal alsanız ikimiz de eşit mi oluyoruz? Konu tartışılabilir tabii, Glock’larla mesela.
İkincisi, herkes her şeyi eşit paylaşarak başlasa bile herkes farklıdır ve kendine göre ihtiyaçları, becerileri vesairesi vardır. Mülkiyet kavramı da sahip olduğun şeyi bir başkasına verebilme hakkını da beraberinde getirir. Bu sebeple her şeyin eşit kalması pek olası değil. Aslında tüm anlaşmaların yürürlükte olduğu ve eşitliğin korunduğu sistemlerin bir arada yürümesi neredeyse imkansızdır.
Bu bize şunu söyler: eğer kalıcı eşitliği dayatmayı denersek onunla birlikte kalıcı şiddeti de beklemeliyiz. “Ampirik kanıt”ın büyük bir hayranı değilim, ama bu tahminin gerçeklikle oldukça örtüştüğünü düşünüyorum.
Üçüncüsü ve tabiri caizse en vurucusu, biz burada soyut bir ütopya tasarlamıyoruz. Gerçek dünyayı düzeltmeye çalışıyoruz ki fark etmediyseniz baya berbat. Birçok durumda kimin neye sahip olduğuna dair açık bir anlaşma yok (Filistin mesela?), ama dünyadaki iyi şeylerin çoğunun oldukça belirgin bir kontrol zinciri var gibi görünüyor.
Eğer varlıkların dağıtımını eşitleyerek ya da tamamen değiştirerek başlarsak kendimizi gereksiz yere zor bir duruma sokmuş oluruz. Diyoruz ki, barış için geliyoruz, herkesin özgür ve eşit olması gerektiğine inanıyoruz, gelin kucaklaşalım. Kollarını bana sar. Arka cebimdeki o şişkinliği hisset. Evet, tahmin ettiğin şey hem de dolu. Şimdi şehrini/cüzdanını/elmanı/portakalını ver, çünkü bunlara senden daha çok ihtiyacı olan birini tanıyorum.
Formalizmin amacı bu sevimsiz küçük dolambaçtan kaçınmaktır. Formalizm der ki: Şimdi kimin neye sahip olduğunu tam olarak belirleyelim ve onlara şık birer sertifika verelim. Kimin neye sahip olması gerektiği konusuna takılmayalım. Çünkü hoşunuza gitsin gitmesin bu basitçe daha fazla şiddetin reçetesi. Filistinlilerin Hayfa’yı neden geri alması gerektiğini açıklayan ama Gallilerin5 neden Londra’yı geri alması gerektiğini açıklamayan bir kural bulmak çok zor.
Şu ana kadar bu size liberteryenizme çok benzer gelmiş olabilir. Ama arada büyük bir fark var.
Liberteryenler Gallilerin Londra’yı geri alması gerektiğini düşünebilir. Ya da düşünmeyebilir. Bu konuda Rothbard’ı hâlâ doğru okuyabildiğimden emin değilim; ki bu da, gördüğümüz gibi, başlı başına bir sorun.
Ancak tüm liberteryenlerin inandığı bir şey varsa o da Amerikalıların Amerika’yı geri alması gerektiğidir. Başka bir deyişle liberteryenler (en azından gerçek liberteryenler) ABD’nin temelde gayrimeşru ve gaspçı bir otorite olduğuna, vergilendirmenin hırsızlık olduğuna inanır. Bu tuhaf, işgüzar silahlı mafyanın kendilerine kürk hayvanı muamelesi yaptığını düşünürler. Üstelik bu mafya bir şekilde ülkedeki herkesi kendisine taptırmayı başarmıştır. Sanki süslü rozetleri ve kocaman silahları olan bir grup adam değil de Tanrı’nın Kilisesi’ymiş gibi.
İyi bir formalist bunların hiçbirini kabul etmez.
Çünkü formalist bakış açısıyla, ABD’nin 49. paralel ile Rio Grande, Alaska ve Hawaii arasındaki Kuzey Amerika kıtasında neler olup bittiğini belirleyebilmesi, o bölgenin sahibinin ABD olduğu anlamına gelir. ABD’nin de bu söz konusu kürklü yaratıklardan düzenli olarak ödeme alması, bu hakka sahip olduğu anlamına gelmekten başka bir şey değildir. Bu mülkleri elde etmek için kullandığı çeşitli manevralar ve sözde yasal yöntemlerin hepsi artık tarih oldu. Şu an önemli olan onlara sahip olduğu ve sizin cüzdanınızı kimseye vermek istemediğiniz gibi onun da geri vermek istememesidir.
Yani eğer maaşınızın bir kısmını vermek zorunda kalmak sizi bir maraba yapıyorsa (bu kelimenin günümüzün daha az tarım çağına uygun, makul bir yeniden kullanımı olsa gerek), o zaman Amerikalılar marabadır işte.
Daha doğrusu, kurumsal maraba, çünkü ABD bir şirketten başka bir şey değil. Yani, bir grup bireyin belirli bir sonuca ulaşmak için birlikte hareket etmeyi kabul ettiği formal bir yapıdır.
Eee ne olmuş yani? Kurumsal bir marabayım. Bu çok mu kötü? Gayet alışmış gibi görünüyorum. Haftanın iki günü Ukala hazretleri için çalışıyorum ya da Genel Ürünler A.Ş. için. Veya her kimse. Çekin kime yazıldığının ne önemi var?
“Özel” şirketler ve “hükümetler” arasındaki modern ayrım oldukça yeni bir gelişme. ABD, örneğin Microsoft’tan kesinlikle farklıdır; çünkü kendi güvenliğini kendisi yönetir. Diğer yandan nasıl Microsoft güvenliği için ABD’ye bağımlıysa ABD de çoğu yazılımı için Microsoft’a bağımlıdır. Bu durumun şirketlerden birisini ayrıcalıklı yaparken diğerini neden sıradan yaptığı konusu çok açık değildir.
Tabii ki Microsoft’un amacı yazılım yazmak değil, hissedarlara para kazandırmaktır. Amerikan Kanser Derneği de bir şirkettir ve o da kansere çare bulmak gibi bir amaca sahiptir. Microsoft’un sözde “yazılımı” yüzünden çok iş kaybettim ve açıkçası, hisseleri hiçbir yere gitmiyor. Kanser de hâlâ ortalıkta dolaşıyor gibi görünüyor.
Eğer Microsoft veya Amerikan Kanser Derneği’nin CEO’su bunu okuyorsa, size gerçekten bir mesajım yok. Ne yapmaya çalıştığınızı biliyorsunuz ve çalışanlarınız muhtemelen ellerinden gelenin en iyisini yapıyorlar. Ve eğer yapmıyorlarsa, o şerefsizleri kovun.
Ama ABD’nin amacı ne, hiçbir fikrim yok.
Duyduğuma göre orayı yöneten biri varmış. Ama kendi çalışanlarını bile kovamıyor gibi görünüyor. Bu belki iyi bir şey çünkü duyduğuma göre tam da Jack Welch değil, anlarsınız. 2004’te Kerry yerine Bush seçildi diye Kuzey Amerika’da kayda değer bir şey değiştiğini fark eden varsa duymak isterim. Çünkü izlenimim şu: başkanın ABD üzerindeki etkisi, Yüce İmparator İlahi Mikado’nun Japonya üzerindeki etkisiyle hemen hemen aynı. Yani neredeyse sıfır.
ABD’nin var olduğu ortada. Bir şeyler yaptığı da. Ama ne yapacağına nasıl karar verdiği o kadar anlaşılmaz ki, Washington dışındaki herhangi biri için öküz bağırsağına6 bakarak karar veriyor da olabilir.
İşte formalist manifesto budur: ABD sadece bir şirkettir. Nesiller boyunca bize emanet edilmiş mistik bir vakıf değildir. Umutlarımızın ve korkularımızın sığınağı, vicdanın sesi ya da adaletin intikam kılıcı değildir. Sadece devasa bir varlık yığınına sahip olan ve bunlarla ne yapmaya çalıştığına dair net bir fikri olmayan büyük, eski bir şirkettir. Küçücük bir kovaya sıkışmış dev bir köpekbalığı gibi çırpınır, zibilyon tane solungacından kırmızı mürekkep fışkırır.
Bir formalist için ABD’yi düzeltmenin yolu, eski mistik safsatayı, kurumsal duaları ve savaş şarkılarını bir kenara bırakmak, bu canavarın kime ait olduğunu bulmak ve ne halt edeceklerine onların karar vermesine izin vermektir. Yeniden yapılandırmak ve tasfiye dahil tüm seçeneklerin masada olması gerektiğini söylemek çok da çılgınca değil bence.
İster ABD’den, ister Baltimore’dan, ister cüzdanınızdan bahsediyor olalım, bir formalist ancak mülkiyet ve kontrolün aynı elde olduğu zaman mutlu olur. Bu nedenle, ABD’yi yeniden resmileştirmek için gerçek gücün kimde olduğunu bulmalı ve bu dağılımı olabildiğince yakından yansıtacak şekilde hisseleri dağıtmalıyız.
Elbette, o eski mistik safsataya inanıyorsanız, muhtemelen her vatandaşın bir hisse alması gerektiğini söyleyeceksiniz. Ancak bu, ABD’nin gerçek iktidar yapısına dair oldukça saf bir bakış açısıdır. Amacımız kimin neye sahip olması gerektiğini değil, kimin neye sahip olduğunu bulmak, unutmayalım.
Örneğin, New York Times reform planımızı destekleseydi, bunun olma ihtimali çok daha yüksek olurdu. Bu, New York Times’ın oldukça fazla güce sahip olduğunu ve dolayısıyla oldukça fazla hisse alması gerektiğini gösteriyor.
Ama durun. Soruyu henüz cevaplamadık. ABD’nin amacı nedir? Sadece örnek vermek amacıyla, tüm hisseleri New York Times’a verdiğimizi varsayalım. “Punch” Sulzberger7 bu pırıl pırıl yeni ülkesiyle ne yapacak?
Birçok kişi, muhtemelen Bay Sulzberger dahil, ABD’yi bir hayır kurumu gibi görüyor. Amerikan Kanser Derneği gibi, sadece misyonu daha geniş. Belki de ABD’nin amacı sadece dünyaya iyilik yapmaktır.
Bu, oldukça anlaşılır bir bakış açısı. Tabii ki, dünyada hâlâ kötü bir şey kalmışsa bu, hidrojen bombaları, bayrağı ve 250 milyon marabası olan devasa, ağır silahlı bir mega-hayır kurumu tarafından ortadan kaldırılabilir. Aslında, bu büyük hayırsever kurumunun muazzam kaynakları göz önüne alındığında, çok az iyilik yapması oldukça şaşırtıcı.
Belki de bu durumun, ülkenin o kadar “verimli” yönetildiği için 1830’lardan beri bütçesini dengeleyememesiyle bir alakası vardır. Belki ABD’yi yeniden resmileştirip, onu gerçek bir işletme gibi yönetebiliriz. Hisselerini de her biri belirli bir amaca yönelik tüzüğe sahip, çok sayıda hayır kurumuna dağıtırsanız, daha fazla iyilik gerçekleşebilir.
Tabi ki ABD’nin sadece varlıkları yok. Ne yazık ki borçları da var. Bu borçların bazıları, mesela Hazine bonoları, zaten gayet iyi resmileştirilmiş durumda. Diğerleri, mesela Sosyal Güvenlik ve Medicare, belirsiz ve siyasi rüzgarlara açık. Bu yükümlülükler resmileştirilse alıcıları bundan sadece fayda görürdü. Tabi bu durumda kıymetli evrak haline gelirler ve mesela satılabilirlerdi. Belki de kiloluk kokain karşılığında. Dolayısıyla resmileştirme mülkiyet ile hayırseverlik arasında ayrım yapmamızı gerektiriyor. Zor ama önemli bir sorun.
Ama tüm bunlar şu soruya cevap vermiyor: ABD gibi ulus-devletler cidden işe yarar mıdır? Eğer ABD’yi yeniden resmileştirseydiniz, bu soru hissedarlara kalırdı. Belki şehirler, bağımsız olarak sahiplenilip işletildiklerinde en iyi çalışırlar. Eğer öyleyse, muhtemelen ayrı şirketler olarak bölünmeleri gerekirdi.
Singapur, Hong Kong ve Dubai gibi başarılı şehir devletlerinin varlığı bu soruya bir cevap veriyor. Onlara ne derseniz deyin, bu şehirler refahları ve siyasetin yokluğu sebebiyle dikkat çekici. Aslında, onları daha istikrarlı ve güvenli hale getirmenin belki de tek yolu, fiilen aile şirketleri (Singapur ve Dubai) veya yan kuruluş (Hong Kong) şirketlerinden, anonim kamu mülkiyetine dönüştürmektir. Böylece uzun vadede siyasi şiddet baş göstermesi riskini ortadan kaldırabilir.
Tabii ki, bu şehir devletlerinde demokrasinin olmaması, onları hiçbir şekilde Nazi Almanyası veya Sovyetler Birliği ile kıyaslanabilir hale getirmemiştir. Kişisel özgürlüklere getirdikleri kısıtlamaların temel amacı, demokrasinin gelişimini engellemek gibi görünüyor; bu da Halk’ın yönetimi tarihine bakılırsa gayet anlaşılır bir endişe. Aslında hem Üçüncü Reich hem de Komünist dünya, demokrasinin gerçek ruhunu temsil ettiklerini sık sık iddia etmişlerdir.
Özellikle Dubai gösteriyor ki bir hükümet, ne vatandaşlarına hükmetmek ne de vatandaşları tarafından yönetilmek zorunda kalmadan mükemmel müşteri hizmeti verebilir. Dubai’nin çoğu sakini vatandaş bile değil. Şeyh el Maktum’un hepsini ele geçirip zincirleyerek tuz madenlerinde çalıştırmak gibi kurnaz bir planı varsa, bunu çok sinsi bir şekilde yapıyor demek ki.
Dubai’de insanı çeken hiçbir şeyi yok. Havası berbat, görülecek bir şey yok ve muhit korkunç. Küçük, hiçliğin ortasında ve etrafı, yüksek hızlı santrifüjlere şüpheli bir ilgi duyan8, Allah delisi manyaklarla çevrili. Yine de dünyanın vinçlerinin dörtte birine sahip ve hızla büyüyor. Eğer Maktum ailesinin, diyelim ki Baltimore’u yönetmesine izin verirsek ne olurdu?
Formalizmin sonuçlarından biri, 19. yüzyıl öncesi çoğu yazarın da hemfikir olduğu gibi, demokrasinin etkisiz ve yıkıcı bir yönetim sistemi olduğu. Siyaset olmadan demokrasi kavramı hiçbir anlam ifade etmez ve siyaset ve savaş aynı çizginin iki ucudur. Demokratik siyaset en iyi şekilde sembolik bir şiddet olarak anlaşılabilir. Tıpkı savaşı kimin kazanacağına, hangi tarafın kaç asker getirdiğine bakarak karar vermek gibi.
Formalistler, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa, Japonya ve ABD’nin başarısını demokrasiye değil, demokrasinin yokluğuna bağlar. Roma Principatus’unun Senato’yu muhafaza etmesi gibi, savaş sonrası Batı dünyası da demokrasinin sembolik yapısını muhafaza etmiştir. Tüm karar alma gücünü ise “apolitik”, “tarafsız” kısaca demokratik olmayan bürokratlar ve yargıçların eline vermiştir.
Etkili bir dış kontrolün olmaması sebebiyle bu kamu hizmetleri az ya da çok kendilerini yönetmişlerdir. Yönetilmeyen her işletme gibi, çoğu zaman var olmak ve genişlemek uğruna var olup genişliyorlar. Ama halk temsilcileri gücü gerçekten ele aldıklarında kaçınılmaz olarak gelişen kadrolaşmadan kaçınırlar. Hukukun bir nebze de olsa uygulanmasını sağlamak konusunda mükemmel olmasa da makul bir iş çıkarıyorlar.
Başka bir deyişle, “demokrasi” işliyor gibi görünüyor çünkü gerçekte bir demokrasi değil de vasat bir formalizm uygulaması. Sembolizm ve gerçeklik arasındaki bu ilişki, hiçbir kanunun olmadığı ama bizim demokrasinin en saf ve zarif biçimini (nispi temsil) bahşettiğimiz ve bakanlıklarını gerçekten yöneten bakanlar atadığımız Irak’ta eğitici ama bir o kadar da iç karartıcı bir sınavdan geçmiştir. Tarih kontrollü deneyler yapmaz ama Irak ile Dubai’nin karşılaştırılması, demokrasi yerine formalizm lehine gayet iyi bir örnek.
Yazar: Curtis Yarvin
Çevirmen: @seijurosblade
Editör: Fahri Tüfenktürk
Radyatör: ABD'de içki yasağı döneminde (1920-1933) kaçak viski, araba radyatörü gibi doğaçlama düzeneklerle damıtılırdı.
Wallace Shawn: Amerikalı aktör ve yazar. The Princess Bride (1987) filmindeki Vizzini karakteriyle tanınır.
Franz Josef I (1830-1916): Avusturya-Macaristan İmparatoru, 1848'den ölümüne kadar tahtta kaldı.
Surimi: Farklı balık etlerinin öğütülüp yeniden şekillendirilmesiyle yapılan işlenmiş gıda.
Galliler: İngiltere'nin batısındaki Galler bölgesinin yerli halkı.
Antik Roma'da kurban edilen hayvanların iç organlarına bakarak kehanet yapma geleneğine gönderme.
Arthur Ochs 'Punch' Sulzberger: New York Times'ın uzun yıllar yayıncısı olan aile üyesi.
Uranyum zenginleştirmede kullanılan santrifüjlere, yani İran'ın nükleer programına gönderme.


