Hepimiz Kontrollü Muhalefet Miyiz?
James Alexander
Bu bir düşünce metnidir. Deneycilik ya da “delil” odaklı yaklaşımı burada tam anlamıyla yersizdir. Biz a priori’ye ait hoş bir diyardayız: Burası eskiden Öklid’in Elementlerinin bir kopyasıyla Thomas Hobbes’un yaşamış olduğu bir yer.
Kontrollü muhalefet tabirini duymuşsunuzdur. İki kelimeye sıkıştırarak fazla şey anlatabilmesinden ötürü çok ilginç bir tabirdir. Üstelik hem solda hem sağda yeni koalisyonların ortaya çıkıp dağıldığı bir dönemde çok güncel bir tabirdir. Bir yanda tam bir “Yenile-Restore Et-İlerle” meselesi, öte yanda da bir “İşletmeni Çevreci Hale Getir” meselesi var. İki taraf da Tory’lerin kontrollü muhalefet olduğunu ve Labour’un 2024’ten önce de aynı olduğunu söylüyor. Ama bu suçlama, onu ortaya atan kişinin kendisine de dönebilir.
Kontrollü muhalefetin anlamını açıklayabilmek için önce dünya tarihini baştan anlatmam lazım – evet, yine.
Bu iki aşamalı, iki farklı mantıkla işleyen bir tarihtir.
İlk aşama, ilk mantık. Başlangıçta çeşit çeşit şehir, çeşit çeşit nizam, çeşit çeşit inanç vardı: çok sayıdaydı ama her birinin kendi dağı, axis mundi’si ya da bir zigguratı vardı: kralın taç giydiği, peygamberin Tanrı’nın buyruğunu aldığı ya da alimlerin bir araya geldiği kutsal bir merkez. Her şehrin, her nizamın, her inancın kendi alışkanlıkları, gelenekleri ve kanaatleri vardı. Bunları da korumak istiyordu. Machiavelli’nin deyişiyle mantenere lo stato istiyordu: dünyadaki hoş şeylere kendi düzenleri içinde ortaya çıktıkları haliyle tutunmak: bu durumu muhafaza etmek.
Bu durum nasıl muhafaza edilir? Yani en büyük zorunluluk stasis’ten kaçınmak olduğu gibi, –hem “hizip”, hem “iç karışıklık”, hem de “savaş” anlamına gelen kasvetli Yunanca kelime (Betz ve Rainsborough bu duruma girmekte olduğumuzu söylüyor)– fitne, yıkıcılık, kalleşlik, ihanet gibi diğer önemli kelimelerden de kaçınmaktı. Her devletin kendi kelimesi vardı ve diğer her kelime bir tehditti. Bu karışıklıktan kaçınmak için aykırı fikirleri yasaklamak gerekiyordu: alternatif kelimeleri yasaklamak. Hiziplerin bastırılması gerekiyordu. En kötü ihtimalle, bu her iyi kralın düşmanlarını öldürmesi gerektiği anlamına geliyordu: ve bu kelimelerin hepsi karanlık kelimeler: infaz, ortadan kaldırma, sürgün. Sürgün: bu; şehrinin-nizamının-inancının saflığını muhafaza etmeye çalışan bir kralın başvurduğu son çareydi. “Herkesten farklı sözler söyleyen” kişiyi, o aykırı rahibi bulup gönderirdi: günah keçisi ilan ederdi. Herkes Sokrates’in hikayesini bilir: ortadan kaldırıldı. Ya da İsa’nınkini: infaz edildi.
İster inanın ister inanmayın, daha süslü yazılarımda buna antik çağların temel prensibi demiştim. Antik çağların temel prensibine göre düzen, düzensizlik ortadan kaldırılarak sağlanır. Savaştayız, hem de bu ölümüne bir savaş. Yanlış inançlar yok edilmelidir.
Bu prensip 18. yüzyıl öncesine ait neredeyse her şeyin temelini oluşturur. Pratikte şart olmasa bile teoride kesinlikle böyledir. Teoride neredeyse her şehir-nizam-inanç kendi hukukunun katı ölçüde doğru olduğu konusunda ısrarcı olmuştur. Tüm şehir-nizam-inançlar fikir ayrılığından nefret etmiştir. Bu Atina için de, Roma için de, her Hıristiyan, İslami veyahut Budist düzen için bile geçerliydi. Mayalılar, Aztekler, İnkalar, ve muhtemelen tüm rüya zamanı Aborijin topluluklarında da geçerliydi. Kyoto’da da, Timbuctoo’da da, Avignon’da da, Zanzibar’da da, Tenochtitlan’da da, Kiev’de de, Bombay’da da, Falkirk’te de, Westminster’da da geçerliydi. Hobbes, 1651 tarihli meşhur Leviathan eserinde, birçok açıdan modern olsa da, bu konuda antik kalmıştı. Şöyle der: Hükümdar senden ne beyan etmeni istiyorsa onu beyan et, aksi takdirde inançlarını kendine sakla. Muhalefet istenmiyordu.
İkinci aşama, ikinci mantık. 18. yüzyıl insanı bir noktada farklı bir ihtimalin varlığını görür gibi oldu. Aslında çok daha önceden üstü kapalı olarak bahsedilmişti: felsefi tartışmalarda (Yunan filozoflar şüpheyi, ayrışmayı, diyalogu severdi), Osmanlı millet sisteminde, The Trimmer’daki Halifax’ın sağduyusunda, Shakespeare’in söylemlerindeki katıksız çok kutupluluğunda. Sadece teoriye dökülmemişti. Teori, dediğim gibi dışlayıcı ve üniter idi. Ama şimdiyse teorisyenler diğerlerinin görüşlerini dikkate almanın bir miktar faydası olduğunu söylemeye başladılar. Örneğin bunu Chladenius’un (1710-1759) bazen tarihe dair ilk sistematik inceleme olduğu söylenen 1752 tarihli Allgemeine Geschichtswissenschaft eserinde, tarihçi dahil olmak üzere ne kadar felsefi olduğu fark etmeksizin herkesin bir bakış açısı, bir taraflılığı olduğunu söylemesiyle görüyoruz. Ama bu düşünceyi her yerde görüyoruz. Adam Smith, 1759 tarihli Ahlaki Duygular Teorisi eserinde sempatinin önemi üzerine yazmıştır. Kant da 1790 tarihli Yargı Yetisinin Eleştirisi eserinde kendimizi başkalarının yerine koymamız gerektiğini savunmuştur: nitekim, bu onun düzgün düşünmedeki üç büyük ilkesinden biriydi.
Çoğumuz bunu tarihçilerden veya filozoflardan değil, romancılardan öğrendik. Pratiğe onlar döktüler. Ama bunu aynı zamanda anlıyorlardı. Henry James bir yerde şöyle yazmıştır: “Özünde zıt olan başka bir insanın bilincine kendini yerleştirmek için büyük bir dehanın pervasızlığı gerekir; dehalar bile bu soruna yaklaşırken dikkatli davranırlar.” Bu da liberalizmin merkezi prensibidir. En iyi ihtimalle kendimizi diğerlerinin yerine koymalıyız: diğer bireylerin, diğer toplumların, diğer medeniyetlerin yerine. En azından onları dinlemeliyiz. Hiç değilse onları hoş görmeliyiz. John Stuart Mill ve Bertrand Russell gibi öncülerimiz bunu sağduyulu düşünmenin merkezi haline getirmişlerdir. Ana fikir şuydu: kendimizi eleştiriye, itiraza, muhalefete açık hale getirirsek, hem fikirlerimizi güçlendirebiliriz, hem de söylenebilecek en kötü şeyi bile duyabiliriz. Bunun toplumdaki gürültüyü artıracağını itiraf etmeliyiz, ve bu ne yazık ki saçma saçma lafları dinlememiz gerektiği anlamına geliyor, ama bunun yararı da fikirlerimizin olabilecek en iyi halleriyle var olmasıdır. Bunun toplumdaki gürültüyü artıracağını itiraf etmeliyiz, ve bu ne yazık ki “kendini bilmez banal hırt” ve “pis köylü, cahil” gibi laflar işitmemiz gerektiği anlamına geliyor, ama bunun yararı da fikirlerimizin olabilecek en iyi halleriyle var olmasıdır.
Bu, modernizmin temel prensibidir; düzen, düzensizlik ortadan kaldırılarak sağlanmaz, aksine düzensizliği yönlendirip, onunla birlikte çalışarak, gelişmesinin sağlanmasıyla doğar. İşte biz çekişmeli siyasetin, meclis tartışmalarının, siyasi partilerin, daha geniş ve aydınlanmış bakış açılarının, ve ek olarak fikir birliği ile uzlaşmanın o rengarenk karışımının dünyasındayız. Gürültülü patırtılı manşetlerin ve dikkat dağıtan unsurların dünyasına sahip bir kamusal alanımız var. Hepsinin üstüne hizipleri bastırmak yerine onlara hoşgörü gösteriyoruz. Hizipçiliği teşvik ediyoruz. Müesses nizamın yalnızca daha da liberalleşirse güçleneceği kanısındayız: liberalleşmeden kastımız da muhalefetin, hizipçilerin, hatta en tuhafı da fitnenin hoş görülmesidir.
Özetle, antik dönem siyasetinde Yunanların yaptığı gibi siyaset = iyi, stasis = kötü şeklinde bir ayrım yapılmıştı. Ama bizim siyasetimiz olan modern siyaset bunu reddeder. Bizim siyasetimiz = stasis. Siyasetimiz saf değildir. Platoncu değildir. Hobbesçu değildir. Muhtelif, tertipsiz ve çekişmelidir. Kendi içindeki olası tüm itirazları içerir. Nitekim üniversitelerdeki radikallerin varlığı da bunun bir örneğidir.
Bütün bu tarih bilgisi olmadan kontrollü muhalefeti anlayabileceğimizi düşünmüyorum. Ama o konuya gelmeden önce bir açıklamam daha var. Antik çağların ve modern çağların temel prensibini birbirinden ayırdım. Farklılar. Birbirleriyle çelişiyorlar. Ama bir arada var olmaya devam ediyorlar. İkincisi, ilkini ortadan kaldırmadı (Değil tabii! Zaten ortadan kaldırma denen şeye inanmıyor ki!). Bilakis, ilkinin üzerine ekleme yaptı. İçgüdüsel bir düzeyde, ilkel bir yadigar olarak hâlâ antik çağların temel prensibine sahibiz ve bununla yaşıyoruz: düzenin, düzensizliğin ortadan kaldırılarak sağlanması fikriyle. En derin düzeyde, hepimizin istediği bu. Bu yüzden hepimiz belli bir düzeyde İranlı teokratlarız, ne kadar inkar etsek de. Ama bunun üzerine eklenen şey, bir liberalin sofistike iki aşamalı dansıdır: modern çağların temel prensibi ve Hegelci diyalektiği yani düzenin, düzensizliğin benimsenerek ortaya çıktığı Hükümet-Muhalefet varsayımıdır – çekişmeli tarafları bir araya bağlayarak, bunun sonucunun iyi olduğunu söyleyerek ve herkesin otoriteye karşı direnmesine izin vererek.
Muhalefet eski bir kavram, ve İngiltere’de erken dönemlerden beri vardı, Whigler ve Toryler şeklinde. Ama nüktedan John Cam Hobhouse’un 1826’daki o Majestelerinin Muhalefeti ifadesine –evet, bahsi geçen şaşaalı ifadenin 200. yıldönümündeyiz– dek bu durum netleştirilmemişti. Ana fikir şuydu: Ağın üzerinde tepinmek, raketleri rakiplerimizin kafasında kırmak ve izleyicileri korttan kovmak yerine, topu ağın üzerinden karşıya atsaydık İngiltere daha iyi durumda olurdu.
Son olarak, kontrollü muhalefet. Bu nedir? Şimdi neden kısaca tarihsel bir özet geçtiğimi görüyorsunuzdur. “Kontrollü muhalefet”, iki prensibin üst üste katmanlanmasının bir sonucudur.
Antik bir şahıs der ki: Muhalifleri sürgün edin!
Modern bir şahıs der ki: Muhaliflerle övün!
Sonra da bir komplo teorisyeni, hani şu üç boyutlu satranç oynayan, der ki: Muhalefet sadece görünürde var, gerçek değil.
“Kontrollü muhalefet = muhalefet” gibi sunulan ama aslında muhalefet olmayan, yalnızca bir dalaverenin parçası olan unsur.
Diğer bir deyişle, kontrollü muhalefet sözü, modern çağların temel prensibinin aslında öyle olmadıkları halde toplumlarımızın hoşgörülü, karşıt görüşlere açık, vs. olduğuna inanmamız için tasarlanmış bir çeşit ideoloji olduğunu ima etmekte. Eğer Badenoch önümüze konulursa, kontrollü muhalefet deriz ve Farage’a yöneliriz. Ve eğer Farage önümüze konulursa, kontrollü muhalefet deriz ve Lowe’a yöneliriz. Ve eğer Lowe önümüze konulursa, kontrollü muhalefet deriz ve, ne bileyim, Halkların İslamofobi Cephesi’ne ya da İslamofobik Halklar Cephesi’ne yöneliriz. “Saflık testlerinin” tuhaf dünyasındayız – James Delingpole’un ustalaştığı, diğerlerini saf olmamakla yargıladığı ve sonra diğerleri tarafından da saf olmamakla yargılandığını fark ettiği bir dünya. Bu da taraflılığın sonsuz derecede küçük parçalara indirgendiği gerçekliğin sınırlarında, hizipler daha da küçük hiziplere bölündükçe nihayet tek kişilik hiziplere indirgeniyor.
Muhalefetin kontrollü olduğuna ilişkin iddianın sorunu yanlış olması değil. Yanlış değil. Doğru. Ama aynı zamanda yanlış. Bunu anlamlandırmanın da tek yolu iki farklı mantığın aynı anda işlediğini kavramaktır: biri antik, biri modern. Evet, modern mantığa göre genel olarak muhalefeti kabul ediyoruz, azınlıkları teşvik ediyoruz ve hizipleri onaylıyoruz. Ama antik mantığa göre aynı zamanda bunu sevmiyoruz, veya bundan rahatsızlık duyuyoruz, kendi hizbimiz lehine buna karşı direniyoruz, kendi hizbimizin kilise olabileceğini, alt kültürümüzün müesses nizam haline geleceğini umut ediyoruz. Sizi bilmem ama ben tek kişilik hizbimi bütün bir düzene dönüştürmek konusunda neredeyse kalıcı bir tutkudan muzdaribim. Peki neden olmasın? Ben bir siyaset kuramcısıyım.
Modern muhalif siyasetin paradoksu, herkesi kapsadığını öne sürüp (kendi modern mantığına göre) aslında (yalnızca antik mantığı kullandığımızda anlaşıldığı üzere) birçok kişiyi dışlamasıdır. Uzun bir süre, Whig ve Tory dünyasını kabul ettik (ama Jakobitler ve Jakobenler acımasızca dışlandılar). Liberallerin dünyasını kabul ettik, sonra Labour-Muhafazakar karşıtlığını: Anarşistler, eşcinseller ve kim olursa olsun açıkça kenara itilenlerle birlikte. David Starkey bize 1997-2024 arasındaki “tek parti” dönemine, Blair’den Sunak’a kamu-özel ortaklıklarıyla çaktırmadan para harcanan (zırva) kemer sıkma partisine, 1945-1979 arasındaki Butskellism tek parti döneminin öncül olduğunu hatırlatır. Katılıyorum. Ama öte yandan her parti tüm siyasi düzeni kendi imajına göre yeniden düzenlemeye çalışır ve tek parti devletinin temeli haline gelmek ister. Bu gerçekleşmese bile partiler arasında ve partiler üstü büyük bir uzlaşma var, şöyle ki İngiltere’de koalisyon kurmak Hollandalıların ve Almanların yapabildiği her şey kadar ince, dolambaçlı ve gizlidir. Bu da her zaman aramızdan bazılarını dışlar.
Biz dışlananlar, saflığımızla gurur duyabiliriz. Sürgün edilenlerin saflığı. İsa’nın dediği gibi, peygamberin kendi memleketinde değeri yoktur. Saflığım sürgünlüğümdedir. Nasıl ebedi huzur yalnızca mezarlıkta bulunuyorsa, saflık da yalnızca sürgünde bulunur. Ama sürgün bir çıkıştır: artık ait değiliz demektir. Öyle ya da böyle bu şehir-mezhep-tarikat yapısına ait olmak istiyoruz: muhalefete dayalı modern sisteme ve gaspa dayalı antik sisteme inanmak arasında gidip geliyoruz. Kontrollü muhalefet çığlığı, sürgün edilmişlerden birinin hınçla herkesi kapsadığını iddia eden sistemin aslında herkesi kapsamadığını, ve modern çeşitlilik sisteminin aslında dışlama, sürgün ve ortadan kaldırmanın Avam Kamarası’nın misafirperver yeşil deri koltuklarının altında inceden ve sinsice varlığını sürdürdüğü ikili bir sistem olduğunu fark edişinin sesidir.
Pek çok şeyde olduğu gibi, bence bu 2020’den beri çoğumuz için açık hale geldi.
Siyasetimiz hakkındaki gerçek şudur ki hepimiz kontrollü muhalefetiz. Rejimi önemsiyorsak, şehir-nizam-inanç yapısını önemsiyorsak, eğer müesses nizam üzerinde etkili olmak istiyorsak, o zaman hepimiz muhalefet sistemine dahil oluşumuzla kontrol ediliyoruz. Bundan kaçış yok, Sokrates’inki ve İsa’nınki gibi bir kaçış dışında.
Yazar: James Alexander
Çevirmen: Amateur
Editör: Fahri Tüfenktürk


