İtaatkar İsyancılar
Harold Lee
60’lı yıllarda bir grup protestocu, nefret ettikleri büyük bankalara saldırmak için alışılmışın dışında bir strateji denedi. Şehrin dört bir yanına broşür dağıtarak, herkesten belirlenmiş bir zamanda, belirli bir bankadaki tüm birikimlerini çekmelerini istediler. Aslında yapmaya çalıştıkları şey, ideolojik olarak adanmış küçük bir çekirdek grubun kitlesel bir panikle, bankaya yönelik yapay bir hücum yaratmaktı.
Çeşitli nedenlerden ötürü bu protesto ne yazık ki işe yaramadı; belki yeterince destekçi bulunamamıştı ya da banka durumu önceden haber alıp yeterli rezervi sağladığı için bu “hücumu” tetiklemek imkansız hale gelmişti. Ancak bu hikayenin asıl dikkat çekici yanı, eylemcilerin güç kazanmak için belirledikleri somut bir planlarının olmasıydı. Birer protestocudan beklendiği gibi sadece broşür dağıtıp pankart açmakla yetinmediler; aksine, akıllarında net bir hedefle yola çıktılar ve bizzat bu hedeflere ulaşmak için finansal sisteme dair bilgi ve kavrayışlarını kullandılar.
Bunu bir de son dönemdeki kampüs protestolarıyla kıyaslayın; yemekhanede çıkan Asya yemeklerini “kültürel gasp” olarak nitelendirip isyan eden Oberlin Koleji öğrencilerinden, ırkçı geçmişi nedeniyle Woodrow Wilson’ın adının kampüsten silinip daha yakın tarihli bir solcu figürle değiştirilmesini talep eden Princeton öğrencilerine... Miting yapmak artık her siyasi grubun ifade dilinin bir parçası haline geldiği için, elbette protestocular da ara sıra toplanıyorlar. Fakat bunun ötesinde, hedeflerini gerçekleştirmeye yönelik hiçbir doğrudan eyleme girişmiyorlar. Aksine, bu “protestocular” eylemciden ziyade birer arzuhalci gibi hareket ediyorlar. Blog yazıları yazıyor, imza kampanyaları yürütüyor ve profesörlere yalvarıyorlar. Hakları olanı gayrimeşru bir otoriteden söküp almaktansa, tamamen meşru gördükleri otoriteleri kendi bakış açılarına ikna etmeye çalışıyorlar.
Bradley Campbell ve Jason Manning, üç farklı ahlaki düzeni kıyaslayan ufuk açıcı bir makale kaleme aldılar. “Töre kültüründe”, onurunuzu bizzat kendi çabalarınızla savunmanız beklenir. “Hukuk kültüründe” hakaretlerin pek bir hükmü yoktur ve yaptırım yetkisini, üzerinde uzlaşılmış sivil kurumlara devretmeniz gerekir. Ancak “mağduriyet kültürüne” geldiğimizde hakaretler yeniden büyük bir önem kazanır; ne var ki burada verilmesi beklenen doğru tepki, aciz bir kurban rolüne bürünmek ve pasif bir tutumla, gücü elinde tutanların –ki bunlar genellikle kurumlardır– devreye girip duruma el koymasını talep etmektir.
Açıkçası, protestocular öğrenciyse bunun genellikle doğru bir strateji olduğunu düşünüyorum; çünkü bu strateji üniversitelerin hem protesto hareketlerinden çok daha güçlü olduğunu, hem de kendi içlerinde öğrencilerin taleplerine sempati duyması muhtemel klikler barındırdığını üstü kapalı kabullenir. Dolayısıyla, bir mağdur rolüne bürünmek işleri halletmenin etkili bir yoludur.
Fakat aynı zamanda bu tablo; güçsüzlüğü, korkaklığı ve iradesizliği içselleştirmiş bir öğrenci kültürünün de dışavurumudur. Dünya sizden çok daha büyüktür ve bir şeyleri değiştirmek için tek şansınız, mağduriyetinizi pasif bir şekilde ilan edip, başka bir gücün sizin yerinize bu savaşı vermesini ummaktır.
Üstelik bunlar, dünyanın en zengin ülkelerinden birindeki elit okulların çocukları; eğer birileri irade sahibi olduğunu hissetmeliyse, bunlar tam da o kişiler olmalıydı. Belki de onlara boyun eğmeyi şırınga eden yalıtılmış bir fanusun içinde yaşıyorlar. Belki de gerçek bir “elit enflasyonu” olgusuna tepki veriyorlar, bu yüzden de gelecekleri hakkında haklı olarak kaygılılar ve kendi kapasiteleri konusunda karamsarlar. Ne var ki, müstakbel elitlerimizin kendi başlarına harekete geçmenin beyhude olduğu, ancak o devasa, şekilsiz kurumlara usulüne uygun dilekçeler sunduklarında kayda değer bir şey başarabilecekleri fikrini böylesine içselleştirmiş olmaları son derece çarpıcı bir gerçektir.
Harold Lee



