Köhne Sanat
RitalinStud
Oscar’lardan bir hafta önce Timothée Chalamet katıldığı bir talk show’da “yaşamaya devam etmekiçin seyirci dilenmeye muhtaç olan, kimsenin umursamadığı opera veyabale gibi alanlarda asla çalışmak istemeyeceğini, insanların filmlerine istekli bir şekilde gelmelerini tercih ettiğini” söyledi. Tabi bunu dediği gibi “uluslararası kamuoyunun” görgülü, iyi eğitimli ya da öyle olmaya çalışan her mensubu kendisini kınadı, ilkokul öğretmeni edasıyla “ah hiç senden beklemezdik bunu Timothée’cim, yakıştı mı şimdi? Bi de Oscar’lardan hemen önce...” şeklinde “paylaşım” yaptılar, demeç verdiler. Olaymedya ve internet tepkileri ile bitmedi bu sefer; bu güzide “uluslararası kamuoyunun” akademi ödüllerinde toplanan crème de la crème’i canlı yayında Timothée’ninbu çocukça, acemice görüşleri ile dalga geçme fırsatını buldu ve başrol olduğu film Marty Supreme, aday olduğu hiçbir ödülü kazanamadı… (bağlantılı olduğunu ima etmiyorum, bağlantılı değil)
Timothée’ye parmak sallayan demeçlerin ortak noktası duygusallık. Bir örnek: The Guardian’a yazan opera sanatçısı Sean Tester, operanın savaşlar, salgınlar ve nice badireler atlattığını, sinemanın aksine editing’in mümkün olmadığını ve sadece onlarca yüksek eğitimli bireyin insanüstü emekleri sayesinde ortaya çıkabileceğini yazmış ve bu sebeplerle operanın asla ölmeyeceğine kanaat getirmiş. Okuyucular Bu talihsiz açıklamanın ne kadar aptalca olduğunun farkındadır diye düşünüyorum. Diğer uyduruk eleştiriler ile sizi meşgul etmeden asıl konuşmak istediğim konulara gelmek istiyorum. Sahne sanatlarının, özellikle operanın ve ilintili olarak da klasik müziğin günümüzde indirgendiği konum, bu dönüşümün sebepleri ve tarihçesi, statü mastürbasyonu bağımlısı şarlatanlar ve onların kapital dışı kalmış şakşakçılarından ziyade gerçek müzikseverler tarafından 100 seneyi aşkındır inceleniyor; Timothée’nin çıkışı asla ve asla yeni bir tartışma değil. Yazımı akademi sosu ile bulamak istemiyorum ama argotarzımı hor gören bazı okuyucularımın 2 dakikalık sabrını kazanmak için Adorno’yu quote’lamamıza izin verin. 1977 tarihli Müziğin Sosyolojisine Giriş adlı müthiş kitabının operaya ayrılmış bölümünden bir pasajı paylaşmak istiyorum:
“İster Müzikal ister estetik açıdan bakılsın, operatik formun artık köhne (obsolete) olduğu izleniminden kaçınmak mümkün değildir. Yirmilerin sonu ve otuzların başındaki Büyük Buhran sırasında insanlar operanın krizinden, diğer her şeyin krizinden söz eder gibi söz ettiklerinde, bestecilerin Wagner veya Strauss tarzında daha fazla opera yazmaya isteksiz oluşunu, ekonomik olarak zor durumdaki seyircinin genel grevi ile ilişkilendirmek, haklı olarak, tereddüt etmediler.. Otuz yıl önce operanın “modası geçmiş” olduğu yargısını doğuran şey, yalnızca onun biçimler dünyasına duyulan bir bıkkınlık değildi; buna, müzikal gelişmeler karşısında daha kendi döneminde bile eski tınlayan Schreker gibi geç dönem dramatik müzik ürünleri de dahildi. Asıl ortaya çıkan kavrayış şuydu: üslup, içerik ve tutum bakımından opera, dışarıdan gösterişli görünen biçimini ve gerektirdiği ölçüsüz masrafı meşrulaştırabilmek için hitap etmek zorunda olduğu insanlarla artık hiçbir ortak noktaya sahip değildi.
O günlerde bile seyirci, operanın stilizasyonunun talep ettiği antirasyonalizm ve antirealizm düzeyine artık ayak uyduramıyordu. Sinemada her üniformanın ve her telefonun gerçekliğine dikkat ederek izlemeye alışmış bir insan zihni için, operalarda sunulan olasılık dışı durumlar —kahraman bir makinist olsa bile— kaçınılmaz olarak saçma görünüyordu.”
Opera, çeşitli sahne sanatları ve klasik müzik diye adlandırdığımız Batı sanat müziği 20. yüzyıl başından 2. Dünya Savaşı’na kadarki sürede içeriği, tarzı, kitlesi dahil her facet’iyle ciddi bir değişim geçirdi. Modernite öncesinde opera halkın —bilet alabilen— her kesimini kendine çeken, oldukça popüler, sınıflararası bir eğlence türüydü. Meşhur ariaların işçiler, öğrenciler tarafından ıslıkla çalındığını duymak hiç de absürt bir şey değildi. Operatik müzik ve hikâyeler gündelik yaşamın o kadar içindeydi ki amatör bandolar parklarda ünlü operaları “parody” türünde, yani komik, abartılı, bazen de saçma şekilde sergilerlerdi; onları dinleyenlerin parçaların esasını bildiğine güvenerek. Operanın günlük yaşantı ile iç içe ve sterillikten gayet uzak olduğunun diğer bir örneği: Amerikalı favori soprano Adelina Patti, The Barber of Seville operasında düzenli olarak “Home, Sweet Home” şarkısını araya eklerdi ve bu, izleyiciler tarafından büyük bir coşkuyla karşılanırdı. Müzikolog Alexandra Wilson’ın özetlediği gibi: “Bir zamanlar opera popüler kültürdü.”
Opera aynı zamanda, bir karınca yuvasını andıran günümüz toplumunda eksikliğini çok hissettiğimiz “forum” işlevini de sağlıyordu. 19. yüzyıl İngiliz aristokratlarından Mary Shelley, Milano’nun La Scala’sı hakkında neler yazmış: “La Scala esasen herkes için evrensel bir oturma odasıydı… her türlü ticaret parterde yürütülürdü”; öyle ki bu gürültü içinde yalnızca “melodinin kırıntıları” duyulabiliyordu.
Bunu operanın, sahne sanatlarının ve klasik müziğin her zaman “herkes için” olduğu anlamında söylemiyorum. Demokratik olmayan tarafları kesinlikle daha baskındı.. zira Avrupa müziği geleneğinin zirvesiydi. Ancak demokratik tarafları basitleştirme yolu ile erişilebilir kılındığı için değil, o dünyanın kültürel dokusunda yüksek sanat ile gündelik hayat kesinkes ayrı odalara hapsedilmediği için ortaya çıkarabiliyordu. Bir aryayı ıslıkla çalan işçi, eserin kontrpuan mimarisini kavramıyordu elbette; kavraması da gerekmiyordu. Yine de bu içiçe geçmişlik muhakkak sanatın etki alanını genişletiyor ve sanatçıyı da teşvik ediyordu.
Bu oldukça kısa ve kompakt örnekler umarım operanın müzeye kaldırılmadan önce ne olduğu hakkında kafanızda bir şeyler canlandırmıştır, ancak yazımın esas amacı bunlar değil. Hele hele operanın ve klasik müziğin kabuk değiştirme süreci bullet point’lerden ve kısa paragraflardan daha fazlasını hak ediyor. Bunları esas olarak günümüz ile eskinin kontrastını kullanarak şarlatanların ve günümüz “elitlerinin” absürt, çağdışı alışkanlıklarını, bu alışkanlıklardan doğan içi boş kibirli reflekslerini ifşa etmek, onlarla dalga geçmek için yazıyorum.
Klasik müzik ile bu saldırıya devam edelim. Orta-üst sınıf ailenin çocuğuna müzik eğitimi vermesi, bu sınıfların harcanabilir gelire sahip olmaya başladığı 1800’lerin ortalarına dayanıyor.19. yüzyılın ortalarında orta-üst sınıf bir aileye doğmuş bir Avrupalıyı inceleyelim: boş zaman aktiviteleri olarak, gerek kültürel sermayenin getirdiği statü gerek “yüksek erdemler”, enstrüman çalmayı ve klasikleri okumayı teşvik ederdi; bu alışkanlıklar hayatın her noktasındaki akranlarınız tarafından da paylaşılırdı. Ortak sosyal alanlarda akademisyenleri, şairleri ve sanatçıları bulabilirdiniz; uzaklarda fakültelere ve tatmin edici olmayan maaşlara hapsolmuş şekilde yaşamıyorlardı ve bu alanlarda (Paris’in salonları, Viyana’nın kafeleri) herkesin paylaştığı kültürel kanon hakkında konuşabilmek bir etiket, sosyal bir beceriydi. Burayı yanlış anlamayın: bu eski insanlar da dedikodu yapar, bel altı şakalaşır, yan masayla flörtleşirdi; ancak bu sosyal sermaye, hayatın her noktasında sosyalleşirken kullanabileceğiniz bir birikimdi, bir işlevi vardı ve düzenli şekilde farklı zihinler tarafından stimüle ediliyordu.
Hadi şimdi bu güzel resmi bozalım ve boklu 21. yüzyıldan bahsedelim; çürüme çok daha erken başladı gerçi ama 2001’liyim ve anekdotal silahlarımı kuşanmak istiyorum. 1000’de 5. Bu oran, ufak yaşında klasik müzik eğitimine başlayan ve ileriki yaşlarında bu birikimini veya yeteneğini ilerleten, bırakmayan, en kötü ihtimalle iyi bir dinleyici olarak kalan insanların; 13 yaşındayken babasına ona 8 yaşındayken aldığı piyanoyu sattıran ve lise yıllarını Travis Scott, Drake veya daha kötülerini dinleyerek geçiren, müziği arka plan veyahut “araba kullanma” sesi olarak kullanan insanlara oranı.
21. yüzyılda orta-üst sınıf bir aile, hele hele Türkiye’de, çocuğuna neden piyano dersi aldırır? Çünkü para kazanmıştır, çünkü televizyonda zengin ve güzel insanların çocuklarına piyano dersi aldırdığını görmüştür; ebeveyn olarak müzikle alakası yine statü kovalamacasından ibaret olsa bile bunu pek düşünmez çünkü çocuğunun “elit” olmasını ister. Bunlar kötü duygular değil, bu insanlara saldırmak için gerçekten bir motivasyonum yok, bunları sadece —tekrar ediyorum— klasik müziğin günümüzde indirgendiği konumu netleştirmek için söylüyorum; bale, opera, klasik müzik, her neyse, hepsi tarih öncesi, hiçbiri günümüz toplumunun hassasiyetlerine, fizyolojisine, tercihlerine uygun değil. Örneğin Beethoven ve Rachmaninov gibi dehaları müthiş melodiler ve evrenler yaratmaya teşvik eden bu büyük müzik geleneğinin mabedinin, yani senfoni salonlarının şu anki en büyük işlevi, ucundan para kazanmaya başlamış insanların ilk “larp” durağına, orta-üst sınıf ailelerin çocuklarının “ilk kültürel deneyimine” dönüşmesi bu sanatın ne kadar out-of-place bir yerde olduğunu gösteriyor. Bu bestecilerin büyüklüğü ile seyircilerin ve hatta yaşadığımız dünyanın kopukluğunu da göz önüne aldığımızda güzel hiçbir şey hissedemiyorum. Doğal ortamlarından koparılan, yani ona ihtiyaç duyan yüksek zevk sahibi kitlesini kaybeden klasik müzik ve dolayısıyla sahne sanatları... opera (bunlardan biri hakkında konuşurken hepsi için geçerli olduğunu düşünün) belki 80 senedir müzeye kaldırıldılar, akademiye hapsoldular. Daha 1900’lerin başından itibaren bile opera üretiminin azaldığını ve salonların “klasiklere” yöneldiğini biliyoruz; klasik müzik için tercih edilen eserler çağdaş olmaktan uzaklaştı ve tarihsel yeniden canlandırmalar, “gelenekleri korumak” tercih edilir oldu. Batı sanat müziği enstitüleri bu bakımdan müzelerden farksız; kendilerini uzun süredir, yaşayan, nefes alan bir kültür yerine eskiyi mumyalamaya adadılar. Opera bunun belki en vahim örneği.
Sıkıcı bir insan olsaydım size opera, bale ve klasik müzik konserlerinin son 80 senelik yüzde 90’lara varan (bazen daha fazla) seyirci kitlesi düşüşünü anlatabilir, devlet yardımları olmadan hepsinin yok olacağından bahsedebilirdim. Ama bence bunlar liberteryan falan diye adlandırabileceğiniz, haklı olmayı ve sayıları seven, arzusu az insanların girişeceği yöntemler olurdu. Ben hayal gücünüzü ve bahsettiğim tezatlıkları kullanarak belki de son birkaç yüz yılın en cahil ve zevksiz elitlerinin —ve onların ayak takımının— inançlarının putperestlikten farklı olmadığını göstermek istedim. Timothée’ye parmak sallayanlar operayı sevmiyorlar, o salonları en fazla görünmek için dolduruyorlar, konserden önce sarhoş oluyorlar veya ketamin kullanıyorlar. Yapımcılarından rol dilenmek veya sikmek istedikleri “gelecek vaat eden” genç aktrislere kültürlü olduklarını sinyallemek için ordalar. En azından bu şarlatanların somut hedefleri var. Daha kötüsü ayak takımı — hayatında bir kere olsun bu sanata kulak vermemiş, ama neredeyse dini bir saygıyla müzecilerden taraf tutan, sosyal medya yorumları ile aynı LARP ve sinyalleme yarışına giren insanlar. Okuduğunuz için teşekkürler.
RitalinStud





