Kültür Savaşının Bir Garip Cephesi: Yaratıcılarından Yoksun Kültür
Lola Salem
Muhafazakârlar güzellikten ve sanatların yeniden canlandırılmasından durmaksızın bahsederler, ancak ciddi kültürel kurum ve projelerin çok azı –hele hele büyük ölçekliler zaten hak getire– onların önderliğinde veya onların finansmanıyla hayata geçmektedir.
Bugünün muhafazakarlığının temelinde ilginç bir paradoks yatıyor. Bazı politik hareketler güzellik, gelenekler ya da medeniyetten çok daha fazlaca bahsederken bunlardan çok azı bahsettiği şeyi yaratma, fonlama ya da en azından var olanı gerçekten koruma konusunda muktedir (ya da istekli?) görünüyor. Nasıl oluyor da sanat dünyasında yok olmuş aklı başındalığı geri getirmek isteyenler aynı zamanda bahsi geçen dünyadaki en noksan kesim olabiliyor?
2024 Postliberalizm Konferansı’nda ve daha sonrasında The Critic’teki yazımda da bahettiğim gibi, bu konunun kilit noktalarından birisi bağışçıların kör noktası. Muhafazakâr cenahın elit bağışçı kesiminde şu üç tavır hakim:
Kayıtsızlık. Muhafazakâr birçok kişi sanatı dekoratif ya da lüzumsuz – sadece parası yetenlerin sahip olabileceği bir hobi olarak görüyor. Piyasanın, “woke sanata” karşı “ticari sanatı” teşvik ederek durumu düzelteceğini hayal ediyorlar. Fakat yüksek sanat dediğimiz şey asla arz-talep kanunlarına göre çalışmıyor. Bundan ziyade her zaman sezgi, uzun dönemli hamilik ve “çeyrek dönemde” getirisi olmayan şeylere ihtiyaç duymuştur.
Riskten kaçınma. Varlıklı muhafazakârlar sanat koleksiyonu yapsa ya da dinletilere katılsa da çok nadir kurum inşa ederler. Bu durum, günümüz sanat dünyasının hali ve alandaki birçok önemli aktörün sürekli sergilediği radikal ideolojiler göz önünde bulundurulduğunda son derece anlaşılabilir. Yine de kişisel zevklerde inzivaya çekilmek; sanatın prestij ekonomisinin sivil hayatı ve hatta rejim değişikliğini –tam olarak sağcıların sahip olma iddiasında oldukları şeyleri– nasıl şekillendirdiği konusundaki cehaletlerinin talihsiz bir göstergesidir.
Kültürel deneyimsizlik. Sanatsal eğitimden mahrum kaldıkları için, birçoğu iyi bir sanatın/sanat eserinin neye benzediğini bilmiyor. Prestijin de peşine düştüklerinde, genellikle zevklerini siyasetlerinden nefret eden kişilere havale ederler ve bu kişiler onların parasını alırken aynı zamanda inançları nedeniyle hamilerini ağır şekilde yargılamayı ahlaken tuhaf bulmazlar.
Lütfen dikkat ediniz: Yukarıda da bahsettiğim gibi, elbette sanatı seven ve ona değer veren insanlar var. Tabii ki de sağ siyaset dediğimiz şey geniş bir kategori: Amerika’daki sağcı radikal karşı-elitlerin Scrutoncu muhafazakârlar, Gaulle hayranları ya da dünya çapındaki liberteryenlerle aynı olduğunu iddia etmiyorum. Yine de politik spektrum boyunca, özellikle de elit bağışçı sınıfında, benzer trendler olduğuna inanıyorum. Uluslararası seviyede de, ardı ardına gördüğümüz şeylerden temel düzeyde farklılaşmış ve sürdürülebilir bir alternatif ortaya kuracak bir ya da birkaç kuruluş hala göremiyorum.
Bu nedenden dolaydır ki, online dövünmeler bizi çok da ileriye götürmeyecek. Tam aksine, sağcı düşünürler ve liderler şu tuhaf gerçekle yüzleşmek zorundalar: gerici/ tutucu performatif tepkilerin kendisi de içinin boş olmasından endişe duydukları sanatın güncel durumu kadar boş. Verilen tepkilerin, özellikle de online çevredekilerin, sesi yükseldikçe taraftarlarının ne kadar azının sanatın neyi talep ettiğinden bihaber olduklarını açığa çıkarıyor. Azizlerin mozaiklerini ve mermer yapıları “RETVRN” feryatlarıyla geri dönüşüme sokan dijital “gelenekselciler”, küçümsedikleri avangart ve solcu kesimin merasim ve kasıntılıkları konusunda aynı fetişi sergiliyorlar.
Gustave Courbet’nin Sanatçının Stüdyosu eserinden bir detay. En sağ uçtaki Charles Baudelaire’in ve ortada duran Courbet’nin hamisi Alfred Bruyas’ın figürlerine dikkat edin.
Aaron Renn’in de dikkat çektiği, nihai paradoks şurada yatıyor: Muhafazakârların romantize ettiği, George dönemi mimarisi, küçük kent meydanları ya da zanaat atölyeleri gibi manzara ya da estetik formlar, sıklıkla kendi politik rakipleri tarafından mesken tutulup korunuyorlar. Pratikteki duruma baktığımızda, bu şeylere değer atfettiğini iddia edenler ne buna benzer yapılar inşa etmiş ne de bunu yaşatacak felsefi bütünlüğü ya da hamiliği sağlamıştır. İşte Sumantra Maitra da yakın zamandaki bir yazısında bundan bahsediyor, ona göre muhafazakâr duygu yüklü estetiğin için boşluğu “vibe’a”, sembollere ve anlamsız nostaljiye verdikleri değerin gerçekten varlığını sürdürecek kültür inşasına verdikleri değerden fazla olmasına yoruyor. Aşağıdaki bölüme canıgönülden katılıyorum:
“Özellikle yeni sağın içerisinde büyük bir kültürel boşluk var. Fakat bunun sebebi alışveriş alışkanlıkları gibi maddi sebeplerde değil, daha ziyade derinden gelen bir felsefi bakış açısından kaynaklanıyor. Hem Amerika’daki hem de Avrupa’nın belli yerlerinde yükselen popülist sağ ne yapısal ne de felsefi olarak imparatorluk, kozmopolitanlık ya da kurumsalcı bir yapıyla tasarlanmadıklarından güzelledikleri 19. ve erken 20. Yüzyılın estetiğini ve yaşamını gerektiren özelliklerden yoksunlar. Bu sırada, son yirmi yılın getirdiği kendini aşağılama politikalarının ve demografik değişimden kaynaklanan imparatorluk ve gelenekselliklerinden kopmuş, an itibariyle politik olarak umutsuzca savrulan kozmopolit liberaller hem ilerlemenin hem de ata mirasının çok daha iyi bir savunucusu görünüyor. Bu bir yargı değil, daha çok bir gözlem.”
Aynı zamanda, farklı politik yorumcular olabilecek herhangi bir devlet unsuruna karşı düşmanlık tutumunu sergiliyorlar. İlerlemeci hareketlere harcanan teşvikleri görüp, anlaşılabilir biçimde reformda sabırsızlandıklarından, devletin kategorik olarak her şeyden elini ayağını çekmesinde karar kılarken sürdürülebilir bir özel-kamu himaye ekosistemini reddediyorlar. Liberteryenler, sadece serbest piyasa ve “kişisel zevk” mantığıyla gelişemezler. Bu ayrıca devletin kültür konusunda çekimser kalamayacağı gerçeğini gözden kaçırıyor, çünkü devlet dediğimiz yaşayış biçimlerimizi sürdüren anlayışın yaşayan bir tezahürü.
Bu durum daha derindeki bir şeye ihanet ile geliyor: Sağ, kültür dediğimiz şeyi anlamıyor ve kendi zenginliği ile ne yapacağı konusunda fikirsiz. Ne yazık ki, yakın zamandaki örneklerin de bize hatırlattığı gibi, büyük zenginlik büyük zevki beraberinde getirmiyor. Elon Musk’ın devasa metal bir çatalı satın almasını ele alalım: her ne kadar 9 metre yükseklikte olsa da yine de X’in San Francisco’daki merkez binasının önünde, Jeff Koons’u anlaşılması zor kılacak bir biçimde duran bir çatal. Ya da Kanye West’in eşini neredeyse çıplak bir biçimde, adeta Rönesans portreciliğini Instagram çağındaki sapkın bir güncellemeyle sunma alışkanlığını hatırlayabiliriz. Belki de Andrew Tate’in, YMCA’in homoseksüelliğinin parodisinin sınırlarında gezen meczup maskülenist estetiği de örnek verilebilir. Ya da her sene gerçekleştirilen Met Gala’da görülen anlamsız moda deneyleri. Yahut Bezos’un giysileri. Umuyorum ki mesele anlaşılmıştır.
Elbette eğitim de burada kilit bir rol oynuyor. Elit kurumlar sanata göstermelik bir değer verdikleri zamanda bile en azından muhafazakarlığın ata mirasını koruma ve devam ettirme fikirlerini anlayan, hatta bazen de buna sempati duyan mezunlar yetiştiriyordu. Buna karşılık, sağın çoğu kesimi sanata diğer kurumlara gösterdikleri saygının aynısını gösteriyordu. Fakat bugün aynı üniversiteler ve okullar, sağa karşı sempati değil, kibir ya da en iyi ihtimalle anlayışsızlık duyan kişiler yetiştiriyorlar. Aynı zamanda da halkın sanatı destekleyecek eğitimli kısmını hem de sanatı idare edecek uzmanlar kendi içlerinden çıkıyor. Dolayısıyla, günümüzün kültürel ekosistemi hileli bir oyundan ibaret.
Yine de bu her şeyin yitip gittiği anlamına gelmiyor. Gerçekten sanattan anlayan ve onları diğerlerine de aktaran, etki sahibi olmanın beraberinde getirdiği sorumluluğu anlayan hamiler hep vardı, hala da varlar. Fakat günümüzün baştaki kültürel sınıfının sahip olduğu hakim stil ne klasik ne de avangart olarak tanımlanabilir. Bunlardan ziyade, daha çok duygusal, cafcaflı, tutarsız ve en önemlisi de orta kesimci: hem derinliğe hem de disipline alerjisi olan ama yine de orijinal gibi görünmek için umutsuz.
Politik liderler konudan tamamen uzaklaştıkça, duyulan aynı endişe büyümeye devam ediyor: Elitlerin zevki “elit olmayanın” etrafında bir araya geliyor, üst-orta sınıfı çağrıştıran herhangi bir şeye sırtını dönüyor, iyi bir zevk ve kültürün takdirine bile. Kimse bu sorundan muaf değil. Fransız cumhurbaşkanlarının eskiden bir duruş sergilemek için kültürün devamını sağlayacak yapılar (halk kütüphaneleri ya da müzeler gibi) inşa ettirmesini göz önüne alın. Nicolas Sarkozy’den beri bu gayri resmi gelenek ortadan kayboldu.
Emmanuel Macron bile, ki sanatla olan sözde iç içeliği ile gazeteciler tarafından övülür (bir konsere katıldığı sırada tuttuğu nota kağıdını hatırlıyorum, ya da 2024 Olimpiyat Oyunları’ndaki kaba ve cahil Aya Nakamura için gösterdiği vatansever tutkusunu), kendisini geri çekti. Evet, Notre-Dame’ın yeniden inşası ve Olimpiyat’ların hazırlığı her ne kadar değerli projeler olsa da (hatta biri diğerinden daha da değerli), bunlar dönemsel yani Macron’un planlamadığı dönemsel şeylerdi.
Hugo van der Goes, Portinari Sunak Panosu, 1476 ve 1470, panel üzerine yağlıboya, 253 cm x 586 cm (Uffizi Galerisi). Bruges’deki Medici Bankası’nda çalışan Tomasso Portinari, kuzeyli sanatçı Hugo van der Goes’u memleketi İtalya’nın Floransa kenti için İsa’nın doğumunu gösteren devasa bir sunak panosu yapması için görevlendirdi. 1483’te Santa Maria Nuova hastane kilisesinde sergilendiğinde büyük bir sansasyon yarattı. Portinari’nin kozmopolit sofistikeliğini yansıtırken, Floransa sanatının yönünü de büyük ölçüde etkiledi.
Curtis Yarvin’le geçtiğimiz günlerde hamilik hakkında sohbet ettiğimizde konuyu iyi açıkladığını düşündüğüm gayet iyi bir metafor kullanmıştı. Az çok şöyle bir şeydi: sağ cenahın liderleri hayırseverliğin nüfuz dünyasını bir şarap tadım kulübü gibi görüyorlar. Bazıları hiç bu işlere bulaşmak istemezken bazıları da arada sırada eğlencesine tadıma katılıyor. Politik rakiplerinin şaraba doymayan yüksek işlevsellik gösteren alkolik olduklarından bihaberler. Bunun bir kısmı tat alma duyunu keskinleştirmekle ilgili olsa da büyük bir kısmı kültürel üretimin araçlarını kontrol etmek: kadehleri daima dolup taşmalı. Buna karşı koymak için de birkaç tadım seansına katılıp evinin rahatlığına geri dönemezsin. Senin kadehlerin de dolup taşmalı.
Dolayısıyla, sağ görüşteki insanlar çok daha sınırlı kullanışlılığı olan yamalı bir dünya görüşüne sahip olma eğilimindeler. Önemli olarak, ki buna da The Critic’te çıkacak bir yazımda değineceğim, burada var olan ve yeterince konuşulmayan bir psikolojik boyut var. Ego ve kimlik, diskuru domine ediyor ve her ne kadar sağ bu noktadan solu devamlı vurmaya devam etse de çuvaldızı kendine batırmakta başarısız oldu. Tam tersine, sağın rakiplerine karşı koyacak tutarlı bir kültürel stratejisi bulunmamakta. Onlarca yıllık işlevsizlik sonrasında, birçoğu fikirlerini bir fikirden ziyade altkültürün bir üyelik veya statü sembolü gibi görüyor. Bu fikirlere karşı gelmekse artık bir fikre karşı gelmekten ziyade bir kimliğe saldırıda bulunmak oluyor. Tartışma, mantıkla yapılan bir diyalog, sohbet ya da plan değil, kişisel bir saldırı olarak görülüyor. Sonuç olarak bu konular artık sadece insanların kendilerinden bahsetmek için kullandıkları birer araç olmaktan çıkıp, kendileri hakkında olan bir tartışmaya dönüştü.
Ne yazık ki sol aynı güç iştahıyla karşılaşmadığı sürece bu oyunu daha iyi oynamaya devam edecek. Ama yine de sağ burada ihtiyaç duyulan şey konusunu yanlış anlamamalı. Progresif cahillerin yaratıcılık ve sanat yaratımı üzerinde kurduğu kalenin kuşatması “Sağ Sanat’ı” sipariş etmekten geçmiyor. Bundan ziyade, sanatın derinden gelen gücünü anlayan insanları akıllıca desteklemekten ve bunu yalnızca bir politik bir laf salatasına indirgememekten geçiyor.
Konu hakkında yazdığım yazıya gelen bir yorumdaki okuyucunun bahsettiği gibi, Sağ kültürel açıdan tamamen bir boşluktan başlamıyor. Mesela Birleşik Krallık’ta yer yer hamilik konusunda hala ciddi olarak çalışanlar var. Mesela üniversite koroları hala yeni eserler istiyor (özellikle, 3. Charles’ın taç giyme töreni muhteşem bir eserdi, özellikle de Debbie Wiseman’ın eserini beğendim); Glyndebourne hala sapasağlam duruyor; değerli vakıflar ciddi sanatçılar için gelir kapısı olmaya devam ediyorlar, tıpkı Continuo Vakfı’nın erken dönem müziği için yaptığı gibi; patreon modelleri Samuel Andreyev gibi büyük zihinleri fonluyor. Dahası, hamilik sınırlarının dışında edebiyat yayıncılığı dünyasında iyi liderler müthiş şeyler gerçekleştirmeye devam ettiğinin örneklerini verebiliriz.
Gentile Bellini, San Marco Meydanı’nda Geçit Töreni, 1946, tuval üzerine sulu boya.
Medeniyeti kuran şey hiçbir zaman yakınmalar olmamıştır. Devamlılık ve güzellikten bahsedenler ciddiye alınmak istiyorlarsa bir zamanlar sanatı yaratan sabır, güzeli çirkinden ayırma ve cömertlik gibi alışkanlıkları yeniden kazanmaları gerekiyor. Hamilik duygusal olan için bir hobi değildir; şeylerin kalıcılığına olan inancın bir eylemi, bir tür sorumluluktur. Sol, aşırılıklarına rağmen, hayal gücünün yatırım gerektirdiğini anlıyor. Sağ hala kendi yorumculuğunu bir kültürel sınıf olmakla, duyduğu nostaljiyi de bir planla karıştırıyor. Daha da kötü senaryolarda, hayal gücünden yoksun ve sabırsız olan basitçe etrafı yıkmaya çalışacak ve rakibinin daha da saçma bir şeyle yıktığı alanı doldurması için bir gedik açtığının farkına çok geç varacaktır.
Yazar: Lola Salem
Çevirmen: @turkishlprchn
Editör: Fahri Tüfenktürk




