Kültürel Komünizme Karşı: Sanat Neden Eşitlikçi Değildir?
Jonathan Bowden
Editörün Notu: Şimdi okunacak bölüm, Nisan ile Mayıs 1992 arasında kaleme alınmış olan “Kan” adlı yapıttan alınmıştır. Sanat üzerine çok daha uzun bir tartışmadan kopup gelen bu kesitte Bowden gözde temalarından birini açımlamaktadır: radikal solun sanatı karşısında radikal sağın sanatı. Bowden bu metinde, günümüzde görmezden gelinen yahut düpedüz inkar edilen şu düşünceyi genel hatlarıyla anlatmaktadır: Mademki tüm hakiki sanatsal etkinlik insan eşitsizliği üzerine kuruludur, öyleyse sanatta radikal eşitlik arayışı mümkün bütün sanatın berhava edilmesi anlamına gelecektir. Metin, yalnızca noktalama, yazım ve büyük harf kullanımı bakımından hafif bir düzenlemeden geçirilmiştir. (Editör: Alex Kurtagić)
Çevirmenin Notu: Mürekkep Yayıncılık Çeviri ve Redaksiyon Kurulunun almış olduğu kararla “Cultural Communism & The Inegalitarian Basis of All Genuine Art” başlıklı bu metin, daha açıklayıcı ve dikkat çekici bir karşılık sağlaması için birebir çeviri tercih edilmeksizin “Kültürel Komünizme Karşı: Sanat Neden Eşitlikçi Değildir?” şeklinde Türkçeleştirilmiştir.
Stewart Home1 ve komünist-nihilist bir mecmua olan Smile dergisinin diğer yazarlarının gözünde, ardılları olan sanatçılarla karışmasın diye “spektro-Sitüasyonistler” diye andığı Sitüasyonistler, burjuva soyutlaması suçunun failleriydi. Böyle çevrelerdeki ölümcül günahı işlemişlerdi: Düşüncelerini materyalist bir zemine, sınır koyan madde ve “sonsuz sınıf mücadelesi” perspektifine dayandırmayıp idealizme sapmışlardı. Home ve saz arkadaşlarının -saz arkadaşları varsa- görüşüne göre, [Guy] Debord ve [Raoul] Vaneigem’in (sitüasyonizmin fikir babaları) yaptığı şey kuramsal bir sapkınlıktan başka bir şey değildi, nitekim burjuva evlerinin çevresinden dolanan düşünsel bir dolambaç tutturmuşlardı. Aslında bu da, tam da yıkacaklarını ilan ettikleri anda sanatı, hiyerarşiyi ve burjuva değerlerini onaylamalarına yol açan bir düşünsel falso olacaktı.
Bir bakıma Home, bu sanatçıların sanatsal yaratım alanındaki sınırlı, marjinal ve zorunlu olarak yetersiz kalan başarılarını, örneğin Metzger’in “özyıkım” sanatını2 sayıp dökerken bunu Sitüasyonist kuramın kısırlığına karşı bir tezat olarak kurmak istemekteydi. Ne var ki gerçekte yaptığı şey, olmayana ergi (reductio ad absurdum) noktasına varmış, mola paspasına düşmüş avangardın hem entelektüel hem de teknik yetersizliklerini gözler önüne sermek oldu. Temelde söylediği şey şuydu: Anarşi, vecd ve avam bir kudurmuşlukla yüklü ütopik bir gelenek; Coppe, Blake, Sade, Lautreamont, Sürrealistler ve daha birçok karşı-kültür yazar ve sanatçı hattına ruh üfleyip onların yolunu açmıştı. İtiraf etmek gerekir ki bu kuram oldukça tutarlı ve muntazamdır, ancak bunun bir yanlış söyleyiş biçimi olduğunu, daha doğrusu yazarın muhalif bir geleneği omuzlarına dayandırabildiği zorunlu bir kurmaca olduğunu söylememiz gerekir. Kaldı ki bu gelenek, yerelleşmiş bir olguya, yani yalnızca 20. yüzyıla ait bir olay olan modernizme karşı çıkmaktadır; adı da gösterir bunu: modernliğin bir vakasıdır modernizm.
Ancak bu eleştirinin kurmak istediği sav, önceden mevcut sanatsal yapılarla ilintili bir isyan süreğenliği düşüncesidir - öyle bir savdır ki bu, onu, kendi kendine hizmet eden bir ilaveler dizisine ürkütücü ölçüde yaklaştırır; böylelikle Letrizm bile, örneğin, William Blake’in liberteryen Hristiyan şiiriyle aynı düzeyde tasnif edilebilir. Aslında bu, son noktada kültürel yozlaşmanın ekmeğine yağ sürecek bir şeydir: başkalığın asimile edilerek yutulması ve kültür alanında nitelik ve hiyerarşinin inkar edilmesi…
Home’un eleştirisinin temelinde ise bir miktar nostalji vardır; Dadaizme, özellikle de her şeyin bir sanat eseri olabileceği yolundaki Dadaist düşünceye saygılı bir selam çakar. Buna karşılık Sürrealizm, [André] Breton’un öncülüğünde hep şu düşüncede diretti: Herkes sanat yapabilir - yeter ki yaratımda kullanılabilecek bilinçdışı kuvvetler maharetle yönlendirilsin. Sloganları da şuydu: “Herkes rüya görür! Herkes sanat yapabilir!” Buna karşılık Sitüasyonizm (en azından Home’un tanımaya razı olduğu o “spekto”-Sitüasyonist türü), herkesin sanatı, onu yeniden kurduğu anda boşunalığına ulaştırarak, yani son nefesine getirerek, yok etmesi gerektiğine inanıyordu. Home’un çözümlemesinin yeğlediği Post-Sitüasyonizm (bunun ayrıntıları Kültüre Saldırı kitabında açıkça yer alır), sanat dünyasında içine bireyci bir vurgu karışmış maniyerist bir konsey komünizmi biçimiydi. İşte bu nedenle, burjuva kültürüne karşı bir sanatsal üretim boykotunu, yani sanat piyasasına hiçbir yapıt sunulmamasını öngören bir sanatçı grevini savunmuştu Home. Ancak bunun sonucu da zaten, bu görüşü benimseyecek kadar ahmakça davranan marjinal sanatçıların iyice görünmez hale gelip tamamen etkisizleşmesidir!
Home ve tayfasının görmek istediği manzara şudur: hiçbir şeyin rahatça yerli yerine oturmadığı, her şeyin hırçın, itaatsiz ve bulanık kaldığı, sanatın ise proletaryaya özgü bir hoyrat taşkınlıktan başka bir anlama gelmediği bir düzen - bir tür dilsiz ve lüzumsuz duyarlılık. Dolayısıyla karşımıza sanatçı grevi çağrısını çıkarırlar; bu, nihilistler adına yavaşlatılmış bir hareketi, kültürel bir kir bulaştırma çabasını örgütleme girişimidir. Bizse buna gerçeği görmek istememek desek daha yerinde olur, hele de gerçeklik başlı başına eylemin mayınlarla döşenmiş bir tarlasıyken… (Nitekim “Yıkıntılar İçinde Kültür; Kültürün Yıkıntıları” diye adlandırdıkları bir sergi vardı; sözümona birileri bu sergiye saldırmış da her şeyi kırıp dökmüş... Kim bilir, muhtemelen onu da kendileri kırıp dökmüştü!)
Özetle, Home ve çevresi bir yıkıntı kültürü yaratmanın peşindeler: içinde yankı kalmamış, Tanrıların ayak sesi çekilmiş bir arkaik haşmetle; kurtuluşu daha yolun başında durdurma çabası. Şimdi ise Home ve bu diğer kültür zorbaları - ekranı yağmalayan bu vandallar - kendi seyircilerini uyuşturup hissiz bırakmanın peşindeler. Amaçları, onları dilsiz, ölçüsüz, savurgan ve kendi kabuğuna çekilmiş bir hale getirmek. İşte bu yüzden de işçi sınıfı kültürüne hayranlık duymaları ortaya çıkıyor - ya da daha doğru bir ifadeyle, proletaryanın bir kültürü olmadığı gerçeğinden köşe bucak kaçıyor olmaları!
Elbette Home’a göre sanattan söz etmek, bir tür birliğe inanmak demektir; “sınıfları aşan” ama kökünü elitist bir zeminde bulan bir aşkınlık anlayışına. İşte zaten onun tüm o sert ve öfkeli başkaldırısı, tam da buna karşı bilenmektedir! Son kertede onun sanatta yıkmak istediği şey, ne taşkınlık, ne yücelik, ne de bilerek açık ve belirgin konuşan iradedir - hayır; onun asıl yıkmak istediği şey, sanatta kutsal hiyerarşik düzene bağlı aşkınlık imkanıdır ve çevresindekiler de (ya da belki sadece kendisi), bu çevrelerde “öz”, “özcülük” diye anılan şeyi, yani gerçekliğin, etrafımızda apaçık duran tabiatın köklerinden doğan bir şey olduğu gerçeğini, inkar ede ede yok etmeye kararlıdır; ancak bu kişilerin eleştirileri, inkar edilen bu basit ve bariz gerçeği, sanki burjuva pisliğiyle doldurulmuş bir denizmiş gibi anlatır.
Home gibi adamlar günün sonunda sanatı komünizmin son cephesi olarak, stratejilerine temel bir araç olarak kullanmak niyetindeler; sanata saldırmak, örselemek, aşağılamak, değerden düşürmek, elinden bütün manevra imkanını almak ve sonunda onu ortadan kaldırmak için. Ne var ki bunun asıl noktası saf bir nihilist yıkım da değildir, çünkü Home’un, kısmen örtmeye çalıştığı net ve belirli bir politik ajandası vardır. Bu politik ajanda, kültürün enkazının içinde, özellikle de kendi kültürünün enkazı içinde, kırılmış bir diyalektiğin parçalanıp dağılmış kırık dökük parçaları arasında gömülmüştür; fakat yine de orada durmaktadır. Üstelik burada amaç, kültür ve sanatta aşkın ve yüce olanı tümden inkar edip buna yer bırakmama çabasıdır; böylece kültür yozlaştırılır, küçük düşürülür ve proleter çer çöp düzeyine indirgenmiş olur. Kısacası bu, imgelemin ıssızlaştırıldığı, sanatçı grevi yönteminin sanki sonsuza dek geçerli olacağı bir kıraçlıkta egemen olma girişimidir. Bakış açısındaki düpedüz nihilizm de buradan gelir; dehşetin yokluğunu çıkarıp önümüze koyan o bakışdöküm (konspektüs) de.
Bununla birlikte, bu argümanda salt yıkıcı olana güçlü bir yatkınlık bulunsa da mesele bundan ibaret değildir. Burada dile dökülmeyen, belki sahibinin kendi gözünden bile saklı kalan gizli bir amaç daha vardır: kültüre karşı avam bir küçümseyişten güç alarak hırt proletaryanın sırtına basıp -hiç değilse kültür alanında- iktidara gelme arzusu… Böylelikle Kültüre Saldırı, hiç değilse kendi hayal dünyası içinde -zira gerçek dünyada bu meselelerin önemi pek azdır- yaratmazlığın yıkıcı kudretine yol açmış olmaktadır.
Adeta bütün toplumu baştan sona kendi kurbanı gibi gören bir katil, bir psikopat cani gibi, bu sol komünist/nihilist analiz de ıssız kıraçlığında yapayalnız bir T.S. Eliot bırakacak biçimde tasarlanmıştır - hatta daha da ötesi, ne T.S. Eliot ne de başkası sahip çıkan bir yazarı olmayan bir ıssız kıraçlık bulmak ister ki sözde onu daha iyi yazıya dökebilsin. Oysa asıl karşı çıkılan şey, tam da yazıya dökülebilir olmanın imkanıdır; özle temas içinde değişimin, aktarmanın, biçime dökmenin ihtimalidir. Çünkü Home ve çevresi ne istediklerini aslında kendileri de bilmemektedir.
Bir yandan “burjuvayı” (ister toplumsal anlamda ister Marksist teori anlamında) sanattan sürgün ederek söküp atmak istiyorlar fakat ellerinde sanatta burjuvayı ikame edebilecek hiçbir şey yok. Öte yandan -solcu aklın o geniş ve gevşek tarzıyla- toplumsal yaşamda bütünsel değişim hayalleri kuruyorlar; ama söylemek gerekir ki bu tepki, ancak ağır biçimde yabancılaşmış bir aklın ürünü olabilir. Bu akıl, öz meselesi söz konusu olduğunda kendi kendine koyu materyalist bir pencereden sis indirip kendi gözünü körelten bir akıldır; ne var ki aslında inandığı, beklediği ve sarıldığı şey düpedüz mesihçi bir kurtuluş inancıdır, büyük bir kurtuluşun ansızın geleceğine inanmaktadır. Yani burada kastedilen düşünce şudur: bütün toplumsal yapılar, bütün idealist kavramlar (başka bir deyişle her türlü kurumsallaşmış din), ve kültür adına ileri sürülen her olumlu, güncel ve eylemsel olumlama veya söylem ortadan kaldırılabilir; yıkıma uğratılabilir, yalnız ve terk edilmiş bırakılabilir!
Peki ama bu kısa vandalizm nöbetinin ardından geriye ne kalır? Hiçbir şey kalmaz, yalnızca şu kalır: Yazar, proleter bir oyalanıp didinme ufkuna, işçi sınıfına özgü bir bireyselliğe ve sonunda kültürün yine başka bir kültürle topluca değiştirilmesine inanmaktadır - bunun ne demek olduğu ise tamamen meçhuldür. Öylesine serbest bırakılmış bir kültürdür ki o, serbestliği artık onun değerini sıfıra indirmiştir - geride kalanın kumunda, tozunda ve külünde eşelenip durmaktan ibaret bir şeydir, Home’un “evrenselleşmiş proletaryanın hür yaratıcılığı” diyeceği şeye yaklaşma denemesidir - yani sanatsızlıktır düpedüz. Bu görüş sahiden de psiko-sanat denen sanatla akrabadır; gecekondu gettolarının çoğu zaman narkotik kökenli çaresizliği ve kültürel okumaz-yazmazlığıyla anarko-punk’ın varoluşa karşı (veya kendilerine karşı) duydukları o derin nefret. İşte bu hâletiruhiye, gecekondu duvarlarında görülen şu grafitide billurlaşmaktadırr: “F.O.A.D.” - Fuck Off and Die! (Siktir Git ve Geber)
Home son kertede sanat ve kültürün biraz şebekçe ve maymunvari bir manzara sunmasını istiyor ki böylece kendisi gibilerin kolayca güdebileceği sahici bir Babil Kulesi oluştursun. Çünkü aşırı sol, aynı bireyin içinde bile birbiriyle çatışan damarlardan meydana gelir. Bunların bir yanı bütün insanları kapsayan bir hümanizmi uygulama arzusundan, yani işin düz sözüyle iyilik kumkumalığından oluşur. Buna karşılık öteki yanı ise körlemesine tahripkârdır; bile isteye ve inatçı şekilde nihilist, anarşik, kindar ve intikam güdüsüyle doludur, üstelik zerre merhameti de yoktur. Bu, temelde yalnızca kendi umutsuzluğunu geveleyeduran bir tutumdan ibarettir. Bilhassa da toplumun kendisi, bir bireyin insan nefretini dolaşıma sokan bir araç olarak iş görebiliyorsa… Kişi kendi içindeki zehirli kini toplumun, o büyük toplumsal bütünün üstüne doğrudan kusabiliyorsa - hele de bunun karşılığında en ufak bir bedel bile ödemiyor ve bunun faturası da hiç önüne gelmiyorsa - olacak olan zaten budur.
Sonuç olarak bu çabada son derece kinik bir yan vardır, işçi sınıfının örf ve adetini daha sonrasında mecburen inkar edilmek zorunda kalınacak bir şekilde pusuya düşürme girişimidir bu. Yani işçi sınıfının bir kültürünün olmayışı, sırf kişisel tatminsizlik, yetersizlik ve kifayetsizlik hissi ve doyurulmamışlık yüzünden burjuva kültürünü (var olan yegâne kültürü) “yıkmak” için bir bahane olarak kullanılır. Kısacası nihilist kültürel komünizm, osuruğun ve geğirtinin incelikli olan her şeye karşı ayaklanmasıdır! Şişmiş ama kifayetsiz bir iç sıkıntısının, “Tanrı” başlığı altında toplananlar ağırlıklı olmak üzere tüm zarif kavrayışlara yönelttiği bir isyandır bu.
Hoş, Home’un sanatı aşma, sanat denilen şeyle hiçbir ilişkisi olmayan bir kültür türüne doğru taşkınyapılaşma çabası zaten yenilgiye yazgılıydı. Çünkü bu çabanın dayanağı haddinden fazla umutsuz bir kendini gerçekleştirme imgesine; başka türlü imkansız olan bir sürece, yani egemen proletaryanın özgür yaratımına dayanıyordu - ki bu da mümkün bütün sanatın berhava edilmesini, hatta yaratıcılığın bizzat kendisinden bile uzak durmayı gerektirecek bir şeydi. Burada asıl lazım olan şeyse “sanat” hakkında konuşurken ne hakkında konuştuğumuza ilişkin özgül bir kavrayıştır, özellikle de Wyndham Lewis’in Sanatlarda İlerleme Şeytanı’nda ortaya koyduğu tanımı göz önünde tutarsak.
Lewis, sanatsal yetkinliğin bazı ilkelerini sezindirmişti: Yaratıcı dışavurumun, yazınsal yorumsamanın ve köktenci önbilginin iç içe geçtiği bir örüntüdür bunlar. Hepsi temelde yaratıcılığın bir bildirişi olması gerektiği ilkesine dayanır. Yaratıcılık, yaşamın yoğunluğunu (niteliğini değilse de yoğunluğunu) artırmalıdır. Öyle ki, bunlardan biri diğerini dışladığı ölçüde bu gerilim varlığını sürdürecektir.
Sanatsal eylem, aynı zamanda çizginin biçimlenişini kuşanmak zorundadır: Çizimde usta olmak yalnızca zevk düşkünlüğü değil, anlamın gerçek bir nişanesi olarak görülmelidir; öyle bir ustalık ki eylem bittiğinde bir kenara bırakılabilmesi için önce ona bütünüyle erk olunmalıdır, o önce fethedilmeli, sonra onsuz devam edilebilmelidir. Aynı zamanda deneyimi de yaratma ediminin buyruğu altında dizginleyip çekidüzen vermelidir ki duyuşsal izlenimlere edilgen veya gereğinden fazla karıkılıklı bir şekilde bel bağlamak zorunda kalmasın.
Bütün bu anlatılanlar, Greenberg’in, Herbert Read’in veya Clive Bell’in sanatsal kuramlarıyla sert biçimde çelişmektedir. Onlar, Lewis’in yeğlediği keskin kıyılı usçuluğa, artsüremli nüfuz-ı nazarına ve erkekliğe karşı hazperest ya da izlenimci bir sanat eleştirisini ileri sürmüşlerdir.
Gözlemcinin farkında olması gereken bir başka husus da sanatın sıradüzensel bir tertipleme biçimi olduğu düşüncesi ve sanatın tapınsal, dinsel ve ruhsal olduğu anlayışıdır. (Bu son söylediğimi çok abartmamak gerekir ama yaşamın manevi bir uzantısı olduğunu da görmezden gelemeyiz.)
Bir bakıma bu, sanatsal sürecin arı saflığını bir duruşta itiraf etmek, sanatın apolitik bir rükün üzerine kurulmuş olduğu ve aslında bütün sahici sanatsal etkinliğin kökünde insanların arasındaki eşitsizliğin yattığını görmek demektir. Üstelik, “apolitik” derken sanatta toplumsal meseleleri bir kenara atalım da demiyoruz, tam tersine sadece diyoruz ki sanat, bu kaba gerçekliklere bağlı olsa bile silahlar ve tereyağının biraz ötesinde duran şeylere dokunmak durumundadır.
Gerçi kuşkusuz, silahlar ve tereyağı olmadan sanat olmaz, o ayrı3.
Jonathan Bowden
Türkçesi: Hasan Ege Karanfil
Stewart Home, sitüasyonistleri “sanatsal bir elitizm” içine düşmekle suçlamasıyla bilinen radikal aşırı sol (ultra-left) bir yazar ve aktivisttir. Sitüasyonizmi, işçi sınıfı kültüründen kopuk ve entelektüel bir dogmaya dönüştüğü için sertçe eleştirmiş; bu fikirleri intihal, yeraltı kültürü ve punk estetiğiyle birleştirerek daha saldırgan bir sokak siyasetine taşımaya çalışmıştır.
Gustav Metzger (1926–2017), özyıkım sanatı kavramını yaratan, Nazi Almanyası’ndan çocukken kaçmış Yahudi bir sanatçı ve aktivistti. Dünyanın yıkıma sürüklendiğini, sanatın da bunu yansıtması gerektiğini savundu. Bu yıkım tutkusunun kökeninde, Holokost’ta ailesini kaybetmesi yatar. En ünlü tekniği, naylon tuvaller üzerine hidroklorik asit püskürtmek ve yok oluşu bir sanatsal performans olarak sunmaktı. Rock konserlerinin sonunda gitar kırma ritüeli, doğrudan Metzger’in özyıkım teorisinden doğmuştur.
Asıl metinde “machine-guns and butter”; makroekonomide bir devletin sınırlı kaynaklarını savunma harcamaları ile sivil ihtiyaçlar arasında nasıl dağıtmak zorunda olduğunu gösteren bir iktisadi çerçevedir. Anlatılmak istenen, savunmaya ayrılan pay arttıkça toplumun günlük tüketim ve refahına yöneltilebilecek kaynakların azalacağı, dolayısıyla devletin önceliklerine göre bir tercih yapmak zorunda kalacağıdır. Dolayısıyla bu cümlede yazar, sanatın bu konuların ötesinde bir alana ilişmesi gerekiyor olsa bile güvenliği tehdit altında olan veya karnı aç olan bir toplumda sanatın da yeşeremeyeceğini ifade eder.




