Remuria’da saat sekizi çeyrek geçiyordu. En azından faşizmin sesleri tereddüde düşmemiş olsaydı öyle olacaktı. Garbatella genç denebilecek yeni bir mahalleydi ve köşe taşındaki yazıtta tasdiklendiği gibi “kralın muhterem eliyle 18 Şubat 1920’de” kurulmuştur. Garbatella’nın doğuşu Quadrumvirs’in yürüyüşünden1 iki yıl önce gerçekleşmişti ve kentsel dokuyu şekillendiren dikkat çekici mimari yapılar o zaman daha yeni olan yönetimin parmak izlerini taşıyordu. Faşistler isimden hazzetmemişlerdi: Garbatella. Bu ismin, eski küçük bir lokantanın sahibi olan yaşlı mütevazı bir kadından türediğine inanılıyordu. Ebedi Şehir’in bir semtine yakışacak tarihi kökenlerden ve heybetten yoksundu. Yeni bir yer adı üzerine 1930’larda büyük bir tartışma alevlendi. Önerilerden birisi Remuria idi.
Remus tarafından şehrin göbeği, yani bizzat bundan ötürü dünyanın merkezi olarak önerilen yerin Aventinus tepesinin değil, San Paolo tepeleri olduğuna dair yirminci yüzyıl arkeologları tarafından desteklenen bir efsane vardı. Böylece Garbatella, Remuria olacaktı: genç bir semt için görkemli, hatta belki de uğursuz bir isim. Yeniden isim verilmeyecekti. Ama Remuria’yı çevreleyen ve Garbatella’yı mahcup eden, yer adlarına sinmiş muhtelif çağrışımlar bulunmaktaydı.
Remuria’da saat sekizi çeyrek geçiyordu. Kuzeye doğru birkaç blok ötemde de Adolf Hitler Bulvarı’nda, Führer’in Roma gezisi için inşa edilmiş tren istasyonu var. Luigi Moretti’nin İtalyan Faşist Gençlik Ocağı’ndan birkaç dakika yürüme mesafesinde de o heybetli faşist estetikle inşa edilmiş postane. Güneyimde EUR, Mussolini’nin yeni bir Roma vizyonu, var olmayan bir gelecek: ve bu yüzden Benito’ya ait colosseo quadrato’nun o traverten kemerleri yeni bir tanrıyı yüceltiyor. Çok az isim kaldı; çoğu değişti, yani göstergesel bir iç savaşın izleri. Remuria gölgelerde gizlenmeye devam ederken Remus tüm başarısız müneccimler gibi katledildi ve böylece kurumuş kanın ve mitlerin fısıltıları kaldı.
Sosyal konutların ve Novecento mimari hatlarının doğruladığı üzere, Garbatella bir zamanlar Remuria idi. Faşist rejim bölgeyi öyle bir maharetle ortaya çıkardı ki, sanki sihirli bir değnekle yoktan var edilmiş gibi görünüyordu. 13 Aralık 1931’de Faşizmin zirvesinde Gandhi bile semti ziyaret etmiştir; bu mimari harikayı kendi gözleriyle görmek isteyen bizzat Mahatma idi, ve Biffi Meydanı’ndaki Annelik ve Çocukluk anıtı beklediğinden daha çok hoşuna gitmişti.
Bugün Garbatella kızıldır. Roma şehrinde komünist kültürün son kalelerinden birisidir. Ama o yine de sokaklarda kızılla da, siyahla da tanıştı. Kurşun Yılları’na2 tanık oldu. Kara Remus’un pomerium3 dışında, bir zamanlar barbarların ayak bastığı kuzey topraklarında ayaklarından asılmasıyla ölümünün ardından gelen şiddetli çalkantılara da tanıklık etti. Bombalamalar, suikastler, sokak çatışmaları. Böylece yirminci yüzyılın ikinci yarısı geçti. Arada bir yerde de İtalya normal bir ülke oldu, Garbatella da silah bıraktı.
Remuria’da saat sekizi çeyrek geçiyordu. Az önce Don Miguel Serrano’nun doğum gününün şerefine gecenin yedinci kadehini kaldırdım. Yanımızda oturan Alman çift muhabbetimizden ötürü huzursuz görünüyordu, ama görgü ve nezaket kurallarına öyle köle gibi bağlılardı ki sigaramı onların tarafına üflemeyi bırakmamı rica edemiyorlardı. Tesadüfler akşam boyunca peşimizi bırakmadı. Lavabodan döndüğüm gibi yoldaşımın “Charlie Kirk’e ne olduğunu gördün mü?” diye bağırdığını duydum.
Charlie Kirk’ü şimdiye dek pek önemsemedim. Onu münazaraya susamış, hanım evladı merkez sağ bir yorumcu olarak görürdüm. Münazaraları şimdiye dek pek önemsemedim. Münazara izlemeyi sevmiyorum. Münazaralara dahil olmayı sevmiyorum. Münazaranın bir işe yaradığını sanmıyorum. Ama Charlie Kirk tartışılmaz bir siyasi beceriye sahip bir adamdı. Trump’ı seçimi kazandırdığını iddia edebilecek birisi olsaydı o kişi Charlie Kirk olurdu. Vahiyler almış bir hatip olduğundan değil, bir gösteriyi nasıl yöneteceğini bildiğinden. Nasıl yönlendireceğini de biliyordu. Görüşleri bir yana, tartışmasız bizden birisiydi.
“Charlie Kirk’e ne olmuş olabilir ki?” diye düşündüm ve telefonuma baktım, ve bir şey gördüm, ve bir şey hissettim, beni zamanda geriye götüren bir histi. 2024 yazına, Donald J. Trump’ın vurulduğunu öğrendiğim zamana. Ama belirsizlik ve korku dolu berbat anlardan sonra o iç rahatlatan coşkulu dalga bu sefer gelmedi. Muğlak bir şey yoktu. O an Charlie Kirk’ün şah damarının o küçük boynunda patladığını gördüm. Ayağa kalkmayacaktı, yumruğunu havaya kaldırıp dünyaya “Mücadele edin!” diye üç kere bağırmayacaktı. Charlie Kirk güpegündüz katledilmişti, bir zamanlar üniversiteli çocuklarla tartıştığı her zamanki sahnede.
Kendi duygusal tepkim üzerinde fazla durmayacağım. Okuyucumun yakından tanıdığı bir hissi tarif etmenin anlamı yok. Yine de tepkimin yoğunluğu beni halen hayrete düşürüyor. Charlie Kirk’ün ölümünden sonra günlerce sinirli gezdim. Kanım adeta kaynıyordu, ateşi yatışmayan bir öfkeydi. Öyle sinirli bir insan değilim. O yüzden de şüpheye mahal bırakmayacak şekilde bir değişmenin mizacımda dengesizlik oluşturduğunu hissedebiliyordum, o asabiyet akışı dağılmayı ve yatışmayı reddetti. Şahsen tanımadığım bir insan öldüğünde genelde çok umursamam. Vicdanım olmadığından değil de, birisiyle yakın değilsem onun yokluğunu hissetmem zor olacağı için. Charlie Kirk önemsediğim birisi değildi. Görüştüğüm ya da görüşmeyi düşündüğüm birisi de değildi. Yine de öldürülmesi beni derinden sarstı.
Onun ölümünün ardından, daha büyük bir kıyametin, hakiki bir ifşanın özü sezinlenebilir. Dünyanın yarısı farklı bir tepki verdi. Bizimkinin tamamen zıttı. Sevinç çığlıkları. Kıs kıs gülmeler. Alkışlar. Amerika’nın yarısı ve dolayısıyla onun kültürel uzantılarında, onun ölümü katarsis ve neşeyle karşılandı. Gerçek anlamda kanım dondu.
Solcuların topluca gözyaşları içinde bu cinayeti kınayacağını zannetmiştim; elbette bir şey hissetmeseler de, hatta düşmanlarının devrilmesine bıyık altından gülseler bile aklı başında yaklaşım bu olurdu. Ama yok. Ülkenin büyük bir kesimi bayram etti. Sevinçlerini gizlemeye filan da çalışmadılar. Çünkü haberim yokmuş fakat ülkenin yarısı aslında Charlie Kirk’ü bir faşist olarak görüyormuş. Aşırı sağcı bir ayrılıkçı. Bir Nazi. Her daim Kirk gibi merkez sağ aktörlerin faşist olarak damgalanmasının retorik bir strateji olduğunu varsaymıştım. Kendilerinin aslında inanmadığı bir polemik. Kamala’ya komünist, Hillary’ye satanist dememiz gibi. Bu şakayla karışıktır ve gırgırınadır. Hiçbir sağcı, Demokratların tamamen Marksistlerden oluştuğuna inanmıyor. Hatta öyle olsa gerçek bir ilerleme olur. Bu da bizim aydınlanma anımız oldu. İşte şimdi ortaya çıkan budur: Ülkenin yarısı Charlie Kirk gibi bir merkez sağcının aşırıcı ve faşist olduğuna ve bu yüzden böyle adamların ölmeyi hak ettiğine inanıyor.
Görüş olarak Bay Kirk’ün sağında yer alan bizler artık nerede durduğumuzu biliyoruz.
Ama bir ışık var. Çünkü ilk defa linç kültürünün çarkı tersine döndü. Şimdi de solcular eziklerin ve zayıfların nihai sloganıyla çığlık atıp uluyor: “Ya roller tersine dönseydi?” Bu başlı başına gerçekten kazandığımız ilk zafer. Onların “ikiyüzlülükten” bahsetmesi. Kaybedenlerin figanları.
Ama üzerinde durulması gereken başka bir şey var. Kirk’ün ölümünü izleyen günlerde durmadan tekrar edilen ve bertaraf edilmesi gereken bir laf gördüm. Amerikalılar kendi Kurşun Yılları’na girdiklerini iddia ediyordu. Ama Amerika Birleşik Devletleri’nde filizlenmeye başlayan siyasi şiddetin doğası yirminci yüzyıl savaş sonrası İtalya’sı ile hiçbir benzerliğe sahip değil. Ve bu kimseyi rahatlatmamalı.
Anni di Piombo (Kurşun Yılları) yüzeysel de olsa ideolojikti. Yirminci yüzyıldaki uluslararası solun somut hedefleri ve amaçları olan ideolojik bir özü vardı. Kızıl Tugaylar ya da Baader-Meinhof Çetesi, öykünülebilecek modelleri ve dıştan desteği olan somut bir varlık nedenine sahipti. Savaş sonrası komünizm karşıtlarının da ideolojik olarak daha çeşitli olmalarına rağmen biçimsel olarak benzer bir netliği vardı. Savaş sonrası İtalyan siyasi şiddetinin altında mantıksal akıcılık ve tutarlılık yatıyordu çünkü somut hedeflere ulaşılması için gerçekleştirilmişti. İtalya’nın savaş sonrası anayasası zayıf ve muğlaktı; bir de parlamenter sistemin, çeşitli oy bloklarıyla birlikte şiddet yoluyla manipüle edilebileceği varsayıldı – şiddet kullanımı ne kadar menfur ve nihayetinde gereksiz olsa da. Kurşun Yılları’nın tüm asıl aktörleri eninde sonunda bir tür anayasal değişiklik hedefliyordu.
Amerika bağlamında bu tarz bir siyasi şiddet düpediz anlamsızdır. Amerika’da bir tren istasyonunu bombalamak herhangi bir oy bloğunu etkilemeyecektir. Amerika’da kamuoyu iki çizgide kemikleşmiştir; terörizm, kimsenin fikrini değiştirmeyeceği gibi zaten yerleşmiş olan siyasi konumların bağlamında yeniden yorumlanacaktır. Amerika’da federal referandumlar yoktur. İstikrarı sağlayacak bir halk oylaması yapılma ihtimali yoktur, bunun adına çabalamak için bir neden de. Kızıl Tugaylar Aldo Moro’yu kaçırıp öldürdü çünkü örgütteki ideolojik saiklerle hareket eden üyeler İtalyan komünizminin kuruluşunda ön saflarda olduklarını düşünüyorlardı. İtalyan gizli teşkilatının üst düzey üyeleri ve siyasi aktörleri Kızıl Tugaylar’ın bunu yapmalarına göz yummuşlardı çünkü kamuoyunu kendi lehlerinde etkileyeceklerini düşünmüşlerdi. Acımasızca, fakat nihayetinde her düzeyde mantıklı. Şiddetin bir mantığı vardı. Silahlı neofaşist gruplar şiddet aracılığıyla eski rejimi geri getirebileceklerine samimi olarak inanıyorlardı. Onları destekleyen elitler bunun asla yaşanmayacağını biliyorlardı ama onların eylemlerinin merkez etrafında destek toplayarak ve meclisteki komünistleri iktidardan uzak tutarak nihai olarak ülkeye istikrar getirmek için kullanılabileceğine inanıyorlardı. Burada mantığa dair bir portre çiziyorum. Acımasız ve Makyavelist bir mantık ama akla yatıyor. Eşsiz bir siyasi ortama dayanıyor.
Söyler misiniz, sizce Charlie Kirk’in katili neye inanıyordu? O katile destek olup ölümünü kutlayanlar neye inanıyorlar? Tanrı buyruğu ile erkeklerin kadınmış gibi davranması hakkına sahip olduklarına mı? Bu ideoloji değil. Marksizm değil. Bir şey değil. Bu bir psikoz.
Diyelim ki komplo teorisyenlerinin alayı haklı. İç ya da dış daha büyük bir komplonun ürünü olması için nasıl bir nedeni olabilir? Charlie Kirk’ü öldürmek herhangi bir seçime etki etmeyecek. Ölümü MAGA’yı bitirmeyecek. Bu Trump’ın canına kast etme girişimi ile aynı durum değil – o girişim kesinlikle iç ya da dış derin devlet aktörlerinin bir hamlesiydi. Trump’ı öldürmek mantıklı olurdu. Trump’ı öldürselerdi karanlığın güçleri kazanmış olurdu. Peki ya Charlie Kirk? Bazıları İsrail olduğuna kanaat getirmiş. Çünkü diyorlar ki Charlie Kirk İsrail’e sırt çevirme eğilimi gösteriyormuş, her ne demekse. İsrailci falan değilim. Ama söyler misiniz, Kirk İsrail’e “hainlik” etmeye karar verdiyse bu ne demek? İsrail birkaç YouTube propaganda videosunu mu yitirecek? Eğer İsrail internet yorumcularını öldürme işindeyse neden Tucker Carlson halen hayatta? Kirk’ün ölümünden kimsenin bir kazancı yok, herkes kaybediyor. Olayı her açıdan kurcalayabiliriz. Ama çok daha uygun bir açıklama var. Trans bir erkek arkadaşı olan bir adam Kirk’ü öldürmeye karar verdi çünkü Kirk translardan nefret ediyordu yani o bir Nazi. Son on yılın en büyük siyasi suikastini yirmi yıl bile önceki bir Amerikalıya anlatmaya çalıştığınızı hayal edin. Kuzuların Sessizliği 1991’de çekildi. Deli travesti figürü daha on yıl öncesine kadar meşhur bir korku filmi klişesiydi.
Silahlı ideolojik hücrelerin çağı sona erdiğinden Amerika kendi Kurşun Yılları dönemini yaşamayacak. Yaygın kanının aksine Ordine Nuovo ve Le Brigate Rosse gibi örgütler istihbarat servisleri tarafından yaratılmadı ama iktidarın zirvesindeki istihbarat servisleri ve/veya siyasi destekçiler tarafından GÖZ YUMULDU. Bu grupların işini görmezden gelinmeleri kolaylaştırmaktadır, özellikle de kitle denetleme çağında daha da fazla. Kash Patel silahlı aşırı sağcı grupların cezasız şekilde faaliyet göstermelerini sağlamayacak; hiçbir Cumhuriyetçi Parti üyesi Amerikalı bir NAR’a4 izin verecek kadar taşaklı değil. Demokratlar iktidardayken Antifa’nın faaliyet gösterilmesine izin veriliyordu çünkü Demokratlar buna GÖZ YUMUYOR. Düşmanlarına bedel ödetmek için Lümpen proletarya piyadelerini görevlendirmek mantıklıdır. İktidarda değilken Charlie Kirk’ü öldürmekse mantıklı değildir. Onun yerine, Amerika’da siyasi şiddet çağında birkaç haftada bir yalnız hareket eden silahlı tetikçiler kamera önünde birilerinin kafasını patlatacak.
Kurşun Yılları olgusu ideolojikti. Gerçek anlamda fikirlerin bir savaşıydı, tek bir ulus geleceğini nasıl şekillendireceği üzerine rekabet ediyordu. Romantikleştirmek istemiyorum. Ama en üst düzeyde, perde arkasında fikirlere dayanan bir dizi karar söz konusuydu. Franco Freda’nın deyişiyle,
“Her bir insanın hayatı daha çok gücü olanlar tarafından manipüle edilir. Kendi durumumda fikirlerin elinde bir kukla haline geldiğimi kabul ediyorum, fakat buradaki [İtalya’daki] ya da dışarıdaki gizli servis unsurlarının elinde kukla olmadım. Şunu diyebilirim ki kendi savaşımı gönüllü olarak kendim verdim ve kendi fikirlerimden doğan bir stratejik tasarıyı takip ettim. Hepsi bu.”
Ama yine de gerçekten daha güçlü adamların tasarılarına alet oluyordu, ama aynı fikirler dizisini takip eden görevlilerin. Freda hayatının ileri döneminde dönüp baktığında İtalyan komünistlerle çatışmalarında aynı kökten iki tarafın da kendi ulus tasavvurları üzerine bir kavga olmasıyla bir tür soyluluk ve haysiyet yattığını anımsıyordu, öte yandan yabancılarla ve göçmenlerle yaşanan çatışma kaba ve bayağı geliyordu.
Ve daha da ileri görüşlü bir şekilde,
“Demek istediğim şudur ki faşizmin tarihsel deneyimi artık tükenmiştir: bunu daha fazla tartışmamıza gerek yok. Bu, sözlerimle açıklamaya çalıştığım şeyin özüdür. Faşizmin tarihi ve ideolojik deneyimi artık tükenmiştir ve günümüzde İtalya ulusunun bütünü üzerinde baskı kuran hakim sorunlar vardır. Bu topluluğu belirleyen yakın tarihi deneyimden bağımsız olarak faşizm/anti-faşizm diyalektiği gelecek on yılın, ya da yirmi birinci yüzyılın, sorunu bakımından aşılmalıdır, yani Avrupalı olmayan kitlelerin istila etmesi sorunu; bu sorun yakında bizim ulusal topraklarımıza da ulaşacaktır.”
Kurşun Yılları’ndaki İtalyan aşırı sağının en kötü şöhretli militanı mütevazı bir gerçeği dile getirmekte. Faşizm sona erdi. Eğer bu 1990’lar İtalyası için doğruysa, hiç gerçek anlamda faşist bir partisi ya da varlığı barındırmamış günümüzün Amerika Birleşik Devletleri için kesinlikle doğrudur. Olayın can alıcı kısmına geliyoruz.
Charlie Kirk faşist değildi. Kirk’ün sağında yer alanlar faşist değiller, Amerika solunun komünist olmaması gibi. Böyle şeyler artık yok. Bizde olan şey ideolojik çatışma değil, ancak özcülüğün savaşı.
Amerika solu sadece bir şeyi savunuyor. Philomarginalia dediğim bir şey. Marjinal olana karşı bir saplantı. Yalnızca beyaz Amerikalının Ötekilere karşı kaba bir savaşı. Amerika solunun ideolojisi yok; sadece göçmenleri, Amerika’da doğmuş etnik azınlıkları, eşcinselleri ve yıkıkları savunuyor. Bir solcu Marx’tan nefret edebilir ve kapitalizmi destekleyebilir ve örtük biçimde solcu çevrelerce kabul görebilir, ama nigg*r demek sonsuza dek dışlanmakla sonuçlanır.
Zaman daralıyor. Münazara ölmeli çünkü onu öldürdüler. Donald Trump bir daha böyle şiddet olaylarının yaşanmaması adına olağanüstü önlemler almalı. Böylece ulusumuz hayatta kalabilir. Politik ya da ideolojik terörizm dönemine girmiyoruz, bir savaşın başlangıç dönemine giriyoruz, bu yalnızca tepeden durdurulabilir. Eğer kesin önlemler alınırsa. RICO kapsamında her STK’nın ve her zararlı cemiyetin her destekçisine suçlamalar getirilmeli. İkinci bir şansımız yok. Bir kez daha Freda’yı alıntılayacağım.
“Optimist filozoflar insanoğlunun iyiye yönelme eğilimi konusunda kendinden emin tiplerdir. Yirminci yüzyıl dekadans karşıtlığı akımına ilham kaynağı olan Georges Sorel’in yüzlerine güldüğü kişiler bunlar. Sözlerine kulak verin: “Bu optimist filozofların üzerine düşünüp doğruladıklarının aksine, içten doğası gereği insan ırkı asil ve görkemli olana eğilimli olmaktan kesin olarak uzaktır. Elbette kendi özgün doğamızca bir başyapıt karşısında en berbat yıkım içgüdülerimizi ortaya çıkardığı için ona karşı bir tür tiksinti hissettiğimiz söylenebilir. Tarih bize şunu öğretir: kahramanca bir iradenin gerilimi olmadan büyük ustaların mirası korunamaz. Dekadans denilen şey karanlık ve ilkel güçlerin patlamasından başka bir şey değildir; bunların sıradan ve bayağı tezahürleri Deha’nın ışığı altında dayatılan yapay bir düzen tarafından geçici olarak kontrol altına alınmış, bastırılmış ve boğulmuştur. İnsan’ın evreninde, Doğru korkutucu derecede belirsizlik ve dalgalanmalar tarafından sınırlandırılmıştır, öte yandan kötü niyetli özümüz sürekli olarak Yanlış’ı dışarı vurur.” Günümüz optimizm filozofları belirli argümanları adeta kaldıramamaktadır. Festivaller ve edebiyat ödülleri arasında çırpınıp dururlar ve tek bir amaç için her şeyi yaparlar: bilginin “acı ama gerçek” unsurunu örtmek. Onlara göre, kimsenin insan türünün günahkarlığa bir eğilimi olduğundan şüphelenmesine bile izin verilmemelidir. Şu üçkağıtçı kimyagerler insanı binlerce değişkene ve karmaşık unsurlara bölerler; nihayetinde kişi başlangıç noktasının izini bütünüyle kaybeder. Bu da karanlık bakış açısı onların keyfini kaçırır, neden? Ama bütün bu koşullardan ötürü cahil toplulukları o düşünce ekolü, şalgamdan altın çıkarma mücadelesini; ayrımcılığa, hoşgörüsüzlüğe, homofobiye, kadın cinayetlerine (ek olarak aynı zamanda kimyagerler aynı zamanda simyagerler olduklarından sofistike ve tıpkı mucitleri gibi boş yeni kelimeler uyduruvereceklerdir), Berlusconi ve eğlenceli hikayelerine karşı mücadeleye teslim ederek başarısızlığa uğratır. Milyonlarca ufak mazeret, ne kadar çoksa o kadar iyi. Çünkü bu optimistler için ilkel insan değişken ve saf idi. Bu optimistlerin aklında İnsan, Berlusconi’den önce, Mussolini’den önce, bütün o ilk tiranlardan önce, İnsanoğlu bir hamurdu, eğitilmeye istekliydi ve anlamaya hevesliydi.”
Savaşımız düzensizliğin, yıkımın, yok oluşun güçlerine karşıdır. Ra’nın korkunç yılan Apophis’e karşı Güneş kayığından başlattığı ilkel savaş. Şafak için ortaya konulan günlük mücadele. Ve geceyi atlatabilmek adına tüm aydınlık enerjilerimize ihtiyaç vardır.
Günümüzdeki mücadele kan dökülmeden kazanılabilir. Seçtiğimiz bu adamlar tereddüt etmedikleri veya bocalamadıkları sürece. Trump bu toprakları güneşsiz bir şafakta kan dökülmesinden kurtarmak adına gürleyen kuvvetiyle yargıç tokmağını eline almalı.
Remuria’da saat sekiz buçuk. Penceremden dışarı baktığımda net bir gerçeği görüyorum. Ya Via dell’Impero olabilir, ya da Piazzale dei Partigiani; ya George Washington Bulvarı olabilir, ya da George Floyd Meydanı. Romulus ile Remus aynı anda var olamazlar. Bu gerçeği fark eden ilk kardeş, sonraki nesiller tarafından ismi ölümsüzleştirilecek kardeş olacaktır. Diğeri kurtlara yem olacaktır.
Roma’da Remuria’ya yer yok.
Ve şu an düşündüğünüzden daha geç.
Yazar: Pope Head
Çevirmen: Hakkı Buloyd
Editör: Fahri Tüfenktürk
Faşist örgütlerin başkent Roma’ya yürüyerek hükümeti ele geçirmesi. – E. N.
Years of Lead. İtalya’da 1968 ile 1988 arasında, siyasi şiddet ile ünlenmiş dönem. – E. N.
Bizzat Romulus tarafından kara sabanla çekildiğine inanılan Roma şehir hattı. – E. N.
Nuclei Armati Rivoluzionari. 1977’den 81’e kadar faaliyet göstermiş silahlı neofaşist örgüt. – Ç. N.


