Epeydir “tarihte etnisite” üzerine çalışıyorum. Nisan ayında St. Andrews Üniversitesi’nde bir bildirimde, özellikle 2000’lerden sonraki araştırmacıların Safevi sınırları içinde bulunan Türkmen oymaklarından bazılarına Kürtlük isnat ederken yaptığı metodolojik hataları irdelemiştim, Temmuz ayında ise Durham Üniversitesi’nde Ortaçağ Ermeni kaynaklarında Arap, Türk1 ve İrani2 halkların İslam öncesi ve sonrası dönemlerdeki algılarında süreklilik ve evrilme durumlarını ele almıştım. Bu çalışmaları yakın bir zamanda derli toplu bir makale hâline getireceğim gibi görünmüyor, ama yatırım gibi heybemde duruyorlar. Her şekilde, belli oldu ki ihtisas alanım özellikle Batı Asya coğrafyasında, Ortaçağ ve Erken Modern etnisite algıları konusuna doğru evriliyor. Haliyle bu konuda iyice yoğunlaştıkça, bu konuların reeldeki karşılığı üzerine düşünmeye başladım, özellikle Türkiye Türklerinin algıları üzerine… Şu sorunu kabul etmeli ve üstüne çözüm üretmeliyiz: Türkiye Türkleri “etnik kör”, ve konu kültür, etnografi, folklor olunca epey “yüzeysel, sığ bakışlı” denebilecek bir toplum.
Türkiye Türk’ünün Yüzeysel/Sığ Bakışına Örnek: Kültür nedir?
Bu konuya bir örnek olarak “kültür” kavramına bakışı vererek başlamak istiyorum. Tarımsal ve biyolojik kullanım hariç tutulursa, kültür kelimesinin tanımı TDK’da üç alt başlıkta veriliyor:
“Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü.”
“Bir topluma veya halk topluluğuna özgü düşünce ve sanat eserlerinin bütünü.”
“Muhakeme, zevk ve eleştirme yeteneklerinin öğrenim ve yaşantılar yoluyla geliştirilmiş olan biçimi.”
Cambridge, Oxford gibi sözlüklere bakarsak da benzer paraleller görürüz: “yaşam biçimi”, “genel gelenek, görenek ve inançlar”, “belli bir toplum içindeki bir grubun hal hareketi, fikir ve davranışları”, “müzik, sanat” vb. Yani inanılmaz derecede geniş bir kavram. Bu kavrama İç Anadolu’da nazar savuşturmak için tüttürülen üzerlik de girer, geleneksel halk kıyafetlerinin başlık sikkeleri de girer, Mor ve Ötesi veya Duman dinlemek de girer, yayık ayranı nasıl tasa döktüğün de girer, İstanbul meyhanelerinde rakı içme adabı da. Ama mesela Türkiye Türkleri özelinde gördüğüm algı, genelde buradan sadece “modern kültürün anlaşılması”, işin daha “folklorik”, “etnografik” tarafının ise göz ardı edilmesi. Konuya dair bir anı mesela. Bir gün Facebook’ta Azerbaycan Türklüğü ve Erzurum yöresi arasında kültürel benzerliklerin varlığı konusunda, iki yörenin birbirine ne kadar yakın olduğuna dair bir paylaşım yapmıştım. Kemalist-Türkçü bir ağabeyden “Bakü’de oruç tutanı dövüyorlar mı :)))) Erzurum’da piyano çalıyorlar mı :))))” tarzında bir cevap gelmişti. Bunun aşırı genellemeci, Azerbaycan’ın Türkiye’ye kıyasla daha bile sosyal muhafazakar yönlerini görmezden gelen vülgar bir yorum olmasından da öte, çeçil peynirini, Köroğlu geleneğini, kıtlama çayı, aşıklık kültürünü, Azerbaycan’da düğün şarkıları tipi ifalarda:
gibi öğeler bulunmasını, Erzurum ve Azerbaycan ağızlarında sayısız ortak yerel kelime bulunmasını falan hiç akla getirmeyen bir değerlendirme olması daha da can sıkıcı.
Yine camia içinden, sevdiğim bir figür olan meşhur yayıncı dostum Erlik’ten örnek vereyim. Kendisi gayr-ı ihtiyari bir şekilde, bir art niyet olmadan “Bingöllü bir Kürt, İzmirli bir Türk’e, bir Kazak’ın olduğundan kültürel olarak daha yakındır,” demişti. Mesela bu önerme eğer şöyle bakacaksak doğru, her ne kadar Türkistan’da son 30 yıldır artarak gelen bir Türkiye popüler müzik ve dizi furyası olsa da, elbette Türkiye Kürtlerinin çoğu ortalama Türkiye Türk’üyle daha çok ortak ekran ve popüler müzik aşinalığına sahiptir, ya da toplumsal-politik şaka ve fıkralar olarak daha aşinadır. Ancak mesela daha çekirdek kültüre, kültürün daha folklorik yönlerine inersek, Denizlili, Bilecikli adamda olan duşak (ya da köstek) kesme geleneği bir Hakkariliye yabancı iken, Kırgız’da, Kazak’ta, Nogay’da vardır. Veyahut atasözleri, maniler, deyişler gibi konularda, yazı sonunda linkini verdiğim “Doğu-Batı İkileminden Çıkış: Bozkırlılık” yazımda belirttiğim üzere Yakut’una kadar bizi bağlayan sözlü kültür göz ardı edilemez boyuttadır, yani belki amiyane anlamdaki kültürden bakınca Erlik’in dediği doğru olabilir ama geleneksel etno-kültürel miras bakımından bakınca, Türkiye Türklerinin çoğu için değil bir Kazak, Sibirya’daki bir Türk halkı bile Kürtlere nazaran daha yakın olabilir. Ama maalesef Türkiye Türkleri olarak folklor, etnografi, sözlü edebiyat konularını irdeleme konusunda zayıfız ve “kültür” deyince akla ilk gelen genelde dediğim gibi, modern yaşamdan örnekler oluyor.
Erlik ile sözü geçen Kazak-Kürt örneği uç olabilir, zira yüzeysel bakarsak Batı Asyalı veya Balkanlı, yakın komşu veya bugünkü Türkiye sınırları içinde geleneksel olarak yaşayan herhangi bir halka “kültürel anlamda yakın” demek pek de sırıtan bir söylem değil. Ancak şuna kalıbımı basarım ki, ortalama Türkiye Türk’ü ortalama Azerbaycan Türk’ü veya Kırım Tatar’ına, Türkiye Kürtlerinin kahir ekseriyetine olan yakınlığa kıyasla kültürel anlamda fersah fersah daha yakındır, özellikle etnografik-folklorik veya klasik kültür temelli bakış açısıyla, bu tartışmaya bile açık değildir... Hatırlayanınız mutlaka vardır, Dubai’de meskun, Ertuğrul nâm bir rageboy var, “1 Ayda 1 Dil” ile meşhur olan, o da benzer bir şekilde Azerbaycan Türklerine saldırmıştı, Kürtler üzerinden bir kıyas yaparak. Onun başka karın ağrıları olabilir, ama mesela X’te bir Türkçünün Kırım Tatarları üzerinden Ukrayna’yı desteklemesine bozulan bir solci, veyahut Azerbaycan’a kin duyan bir milliyetsiz İslamcı, “Kürtler bize Azerilerden/Tatarlardan daha yakın” yazıp taymı pek âlâ işgal edebilir. Bizde bu konulardaki bilgi eksiği ve perspektif sorunu oldukça, kültür deyince daha çekirdek, daha derin tanımları koymakta geri durduğumuz sürece, bu konularda ite kopuğa daha çok laf düşecek…
Etnik Körlük ve Cehalet: “Etnisiteye girersek ülkede Türk kalmaz!!!”
Şimdi ise, daha konunun başında bahsettiğim yere gelmek istiyorum, etnik körlük… Zira, kültüre bu şekilde olan “yüzeysel bakış”, etnisite kavramını anlamamakla da paralel bir durum. Türkiye Türklerinin kahir ekseriyeti, “etnisite” nedir, “etnik Türk” diye neye denir gibi kavramsal meselelerde içi dolu yorum yapmaktan aciz durumda. Bu acziyet ve cehalet durumundan bahsetmeden önce etnisite nedir, onu açalım. TDK’daki tanım çok kısa: “Bir sosyal grubun ırk, dil veya kültür kimliği”. Ancak Cambridge’deki tanım daha derli toplu: “Ortak bir kültüre, dile, tarihe, gelenekler bütününe vb. sahip büyük bir insan grubu veya bu gruplardan birine mensup olma durumu”. Oxford’daki tanım ise şu şekilde: “Ortak bir kökenden geldiği kabul edilen veya ortak bir millî ya da kültürel geleneğe sahip olan bir gruba mensup olma durumu; etnik nitelik”. Yani etnisiteyi ortak köken bilgisi, tarihî hafıza, dil ve kültürel gelenek etrafında oluşmuş tarihsel topluluk anlamında kullanmak, dünyadaki literatürde en yaygın olan biçim. Bu tanımlar şimdi burada dursun.
Türkiye Türklerinde yakındığım etnik körlüğe dair bir örnek ile başlayayım ki, yukarıdaki tanımlar tam otursun. İYİ Parti dönemimden tanıdığım, yıllardır da Kemalist ortamlardan sohbetim olan bir ağabeye post-Sovyet ülkelerindeki sistemi anlatmıştım. rusya’da kayıtlarda rus’a rus, Tatar’a Tatar, Çeçen’e Çeçen denmesi ama “rusyalı” yani “rossiyanin” şeklinde üst bir kimlikte birleşmeleri konusunda. Bana verdiği ilk tepki: “E biz öyle yapsak bizde Avşar, Yörük falan hariç Türk kalmaz” olmuştu. Bu abi de maalesef tek örnek değil. Bizim insanımızda sanki cidden 66. maddedeki vatandaşlık Türklüğü tanımı olmasa, bir anda herkes Kürt, Arnavut, Laz, Çerkez oluverecek ve bir anda Türkler azınlık kalacak gibi bir algı var. Oysa Türkiye Türkleri nüfus oranı olarak ne rezervasyonda yaşayan bir avuç Kızılderiliye, ne de ülkenin %10’undan azını oluşturan Güney Afrikalı beyaza benzemiyor. CIA Factbook’ta 1990’da “85% Turkish, 12% Kurd, 3% other”, 2016’da ise “Turkish 70-75%, Kurdish 19%, other minorities 6-11%” şeklinde ibareler var. Tüm dünyadan etnik istatistikler toplayan evanjelik misyoner kuruluşu Joshua Project’in Türkiye etnik datasına baktığımızda ise, alt kategorileri (Türk, Türk-Alevi, Gacal, Ahıska Türk’ü, Azerbaycan Türk’ü; Kürt, Herki, Yezidi; Güney Zaza, Kuzey Zaza; Arap Alevi, yerli Arap, Suriyeli Arap…) derli toplu etnik kategorilerde toplayınca Türkiye’de Türkler eğer sadece Oğuz kategorisine giren havza olarak hesaplandığında %74.8, Tatarlar dahil Türk halkları toptan eklendiğinde ise %75.3 çıkıyor. Bu oranı %15.63 ile tüm Kürt grupları, %3.77 ile Araplar, %1.99 ile Zazalar izliyor, Laz, Çerkez dahil “diğerleri” kategorisi ise %3.35’te kalıyor. Şahsen internette son beş-on yıldır dönen, belli hevesli arkadaşların yaptığı etnisite haritacılığı, bilgi paylaşımı işlerinde CIA Factbook’tan ve Joshua Project’ten daha sağlam bilgi bulunabileceğini düşünüyorum, her halükarda etnik Türkler ülkenin %70’inden aşağı düşmüyor.
Şimdi kabaca bir etnik Türk oranımız da olduğuna göre, bu yukarıda bahsettiğim sözlük tanımları ile bir daha okuyalım bunu. Hani eleştirdiğim argüman vardı ya, “etnisite işine girersek ortada Türk kalmaz” durumu… Hem tanımlardan, hem istatistik verilerden anlayabileceğimiz üzere Türkiye’de dili ve ana tarihî-kültürel aidiyeti Türk olan geniş bir etnik çoğunluğun (takriben %75) varlığından bahsetmek bütünüyle meşrudur. Yani ortada “üst kimlik olan Türklük” olmasa yok olup gidecek, batıp yok olacak bir Türklük yok, Türkiye içinde salt çoğunluğun etnik Türkler olduğu da apaçık ortada. İşin genetik boyutunda da Türkistan’dan gelen mirasın belirginliğini ben ve çoğu arkadaşım defalarca paylaştık; ama o konuya girmesek bile, eldeki tanımlara göre Türkiye’de Türklerin ekseriyeti teşkil ettiği apaçık ortada.
Türk, Türki, Turkish, Turkic, internet dramaları ve etnik tasnifler
Şimdi etnisite konusundan devam ederken Türkiye Türklerinin bu husustaki bilgi eksikliği hususunda başka kapılar açmak istiyorum. Özellikle “Türklük”, Türk dünyasını kapsayan bir çatı olarak nasıl okunmalıdır? Çatı etnisite, etnisite, alt-etnisite gibi konular nelerdir? Açıkçası, her zaman belirttiğim gibi rusya’ya her daim karşı konumlanmış, Sovyetlerden de bir Ahıskalı ve her şeyden önce bir Türk olarak etiyle kemiğiyle nefret eden biri olarak, etnisitenin kategorileri konusunda en iyi çalışmaları Sovyet sosyal bilimcilerin çıkarttığını kabul etmek zorundayım. Bu konuda Gumilyov ve Bromley’den ziyadesiyle etkilendim diyebilirim. Tam da bu etnik kategoriler konusunda en açıklayıcı kategorizasyonu Bromley yapmaktadır. Bromley’e göre ailevi bağları içeren, en ufak toplumsal birimler “mikro-etno-sosyal birlikler”, “sub-etnos”u yani alt-etnisiteleri oluşturur. Alt-etnisitelerin üstünde ise etnisiteler (etnos) vardır. Etnisitelerin üstündeki kategori ise “meta-etnos” veyahut “meta-etnik-birlik”tir, bu kategoriye ben “çatı etnisite” demeyi tercih ediyorum. Yani mesela Bromley’in de ele aldığı Slavlar özelinde bu durum şöyle özetlenebilir:
Sub-etnos/ alt-etnisite: Kozaklar (Cossack), Pomorlar, Hutsullar vb.
Etnos: Rus, Ukrain, Belarus vb.
Meta-etnos: Slav. Bu tanımlar cebinizde dursun.
Bu durumu irdelemek için, yakın zamanda X’te peyda olan bir shitstorm tam bir laboratuvar işlevi görüyor. Bizim Türkçü hanımefendinin biri, Kazak bir kızın “Are you Turk?” sorusuna “No, I am Kazakh” cevabını vermesi üzerine, aslında art niyetli olmayan ama bahsettiğim “etnik körlük ve bilgi eksikliği”ni yansıtan şekilde “Kendilerine Türk demiyorlar, demek ki Sovyetler beyinlerini yıkamış” gibi bir çıkarıma varmıştı. Buradan çıkan gümbürtü ve kaos ise oldukça sinir bozucuydu. Hem Türkiye’den hem Azerbaycan’dan ne kadar Türklüğe ideolojik, etnik, siyasi vb. kin duyan it köpek sürüsü varsa leş kargası gibi üşüşmüş, bizim millet de sürekli șikayet ettiğim etnik körlük ve cehaletin de getirisiyle, aslında X’teki tartışmalarda bile pek yer almayan, yer aldığında ise olabildiğine efendi davranan, Kazakların rusluğundan girip Türk düşmanlığından çıkmışlardı. Ayrıca resmen gavura kızıp oruç bozarak, Azerbaycan’ın kendisine bile düşman olan ama Azerbaycan’da yaşayan Türk düşmanı, etnik bölücü, İran aftafası, komünist ne kadar parazit varsa sanki onlar Azerbaycan’ı temsil ediyormuş gibi, Türk dünyası bitti gitti, yandı kül oldu diye veryansına başlamışlardı. Peki tüm bu kaosun sebebi nedir?
Sovyetlerden önce cidden de Türk dünyasında “Türk” tanımı çok daha geniş anlamlı kullanılıyordu. Buna birkaç örnek verecek olursak, Kazak milli şairi Mağcan’ın, Özbek edebiyatının meşhur ismi Çolpan’ın şiirlerinde, Türk ismi direkt kendi toplumlarını işaret edecek şekilde geçiyor.
Mağcan Cumabay,
“Türkistan, iki dünyanın eşiğidir,
Türkistan, yiğit Türkün beşiğidir.
Türkistan gibi çok güzel bir ülkede doğmuş olan
Türk‘e, Tanrı‘nın verdiği bir nasiptir.
Geçmişte Türkistan‘a Turan denmiştir,
Turan‘da kahraman Türküm doğup büyümüştür.
Turan‘ın dalgalı bir mukadderatı vardır,
Başından çok enteresan günler geçmiştir.
(…)
Turan‘ın deniz denecek gölleri vardır,
Aral, dalgalanan uçsuz bucaksız bir deniz.
Bir uçtaki mukaddes Isık Göl‘ün
Bağrında gök yeleli Türk dünyaya gelmiş…
(…)
Yeryüzünde Turan‘a denk yer var mı?
Beşeriyette Türk‘e denk bir millet var mı?
Üstün zekâ, ateşli gayret ve keskin hayal…
Turan‘ın yiğitlerine denk olan yiğit var mı?”
dizelerini yazarken, elbette Türk kavramını Türkiye Türklerinden ibaret olarak şekilde kullanmıyordu, kendi halkı Kazakları da bu Türk tanımının içinde tutuyordu.
Hakeza, Abdülhamit Çolpan,
“Bizler demir canlıyız!
Şevketliyiz, şanlıyız!
Namuslu, vicdanlıyız!
Kaynayan Türk kanlıyız!
Türkistanlı – şanımız,
Turanlı – unvanımız,
Vatan, bizim canımız,
feda olsun kanımız!”
derken, kendi halkı Özbekleri Türk’ten dışta tutma niyetinde değildi. Tabii bunlardan da ibaret değil. Manas Destanı varyasyonlarında, Kırgızların dilinin Türk dili, atasının Türk olduğu ifadeleri mevcuttur. Kazak boylarının șecerelerini geriye doğru derleyen ünlü Kazak aydını Şakerim Kudayberdiyev de üst bir Türklük bağını eserlerinde vurgulamıştır. Pek tabii daha geriye gidersek 17. yy Hive Hanı ve aynı zamanda tarihçi olan Ebu’l Gazi Bahadır Han’daki Türklük vurgusundan, Nevai’ye, oradan Orhun Abidelerine kadar gideriz. Neticede, kesin olan şu ki Sovyetlerden önce “Orta Asya”nın adı Türkistan’dı ve Kazak, Özbek ismini haiz Türk halkları ortak bir Türk kimliğine de sahipti.
Sadece Türklerin kendileri değil, Türklere dışarıdan bakan yabancılar da Türklüğü tarih boyunca bir “meta-etnisite” olarak kullanmıştır. Ermeni kaynakları, takriben 5. yy’a kadar olan atıflarda Hunlardan, Bulgarlardan vb. haberdardı, 7. yy’da T’urk’astan yani Türkistan isminin kullanımı, Türklere dair bilgi birikiminin arttığını gösterir. Ancak özellikle Türklerin Abbasi ordularında öne çıkması ile birlikte bu temas yoğunlaşmıştı. O yüzden 9.-10. yy ve sonrasında Türklere olan atıfın arttığını görürüz ve Türk (T’urk’) kavramını Kıpçaklar, Oğuz-Türkmenler gibi tüm Türk halklarını ortak kapsayıcı şekilde kullandıkları da ortadadır. Bu, Doğu Roma’da da benzerdir. Mesela Ortaçağ tarihçisi Skylitzes, hem 800-900’lü yıllarda olan olaylarda Macarlar için Türk, ülkeleri için Tourkia tanımını kullanırken, aynı kitapta 11. yy’a gelindiğinde Selçuklular için bu tanımı kullanır. Bu elbette Macarların komple Türk halkı olduğu anlamına gelmez, ancak Doğu Roma tarihçiliğinin kavram dünyasında Macarlar içindeki Ogur-Hazar asıllı Türk boyları ile Oğuz-Türkmen Selçukluların aynı çatı etnik kategoriye konduğunu gösterir. Bu duruma dair Arap, Fars, Rus ve daha nice farklı kaynaktan örnekler gösterilebilir, sonuç olarak hakikat şu ki Türk kavramı, tarihin mühim bir kısmı boyunca Oğuz, Ogur, Kıpçak, Karluk vb. demeden kapsayan bir çatı ada denk düşmektedir.
Yani, bugün “Türk” denince Türkiye Türklüğüne daralmış bir anlamın anlaşılması elbette yapay bir durumdur ve bunda Sovyetlerin tesiri büyüktür. Bugün “Orta Asya” denen bölgenin, geniş kabul görmüş bir șekilde tarihte “Türkistan” olarak anıldığı gerçeği var3, hakeza Türkistan’da ortak yazı dili bugünkü Özbekçenin atası olan Çağatayca idi. Kazan Tatar aydın Ayaz İshaki’den de anladığımız üzere kendisi daha Rusça bilmez ve yeni öğrenirken Ahmet Mithat, Namık Kemal, Servet-i Fünun, Meşveret vb. Osmanlı Türkçesi muharrir ve neşriyatları takip etmekte idi. Yani Kazan, bir zamanlar Petersburg’dan çok İstanbul’a yakındı. Bütün bu birikimi Sovyetlerin yıktığı doğru ama… Bir şeyi unutuyoruz! Özbekler, Uygurlar, Kırgızlar, Kazaklar kendi konuşma dillerine sahipti. Hakeza Tarancı, Kıpçak, Kırgız, Kazak, Sart, Türkmen gibi etnik isimler o zaman da vardı; bu isimleri Sovyetler uydurmadı, öyle olsa Kırgızların Manas destanı, Kazakların şecereleri, Çağatay edebiyatından onca eser niye bu isimleri kayıt etsin? Sovyetlerin yaptığı şuydu, İngilizce terimlerle anlatacak olursam “Turk” direkt “Turkic” anlamına geliyordu ve bir üst çatı idi. Sovyetler bu kadim üst çatı durumunu zayıflatıp, rusçada “Turkic”e denk düşen tyurk ile, “Turkish”e denk düşen turok kavramını birbirinden daha keskin şekilde ayırıp, halkların arasındaki bağları zayıflattılar. Yani yine Kazak, Özbek, Kırgız, Türkmen vb. bunlar doğal kimliklerdir. Bu konuda tartışmaya açılabilecek konu “Azerbaycanlı” kimliğinin Sovyet döneminde nasıl doldurulduğu olabilir, ki bugün İran denen devlet içinde yaşayan Türkler, özellikle Güney Azerbaycanlılar, kendilerini direkt “Türk” olarak tanımlarken, Azerbaycan Cumhuriyeti, yani Kuzey Azerbaycan’da, “Türk” ve “Azerbaycanlı” kavramlarının tartışılıyor olması fikir vericidir. Bu faslı da kapatırken özetle: Evet, Sovyetler hasar verdi, bağları zayıflattı, üst çatının ismini silikleştirdi. Ama sıfırdan kimlik üretmedi, o kimlikleri siyasi çıkarlarına göre şekillendirmesi ayrı konu. Ayrıca bir Kazak’ın Kazaklığını vurgulaması, Türk kimliği reddi anlamına gelmiyor. Mesela Türkistan coğrafyası üzerine çalışan, BM unsurları dahil uluslararası pek çok oluşumla ortaklık içinde olan, bağımsız araştırma merkezi “Central Asia Barometer”in 2021 anketine göre, telefon anketine cevap veren Kazakistanlıların %85’i kendi ulusal kimliklerinde birleştirici kimlik olarak “Türk/Türki” dil, kültür ve gelenek öğelerini belirtmiş. Sovyetlerin tüm yıkımına rağmen durum yine bu. Tüm bu bilgiler ışığında şunu diyebiliriz, son çıkan sosyal medya kavgasının temel sebebi Türk dünyasından bazı kardeşlerimizin düşündüğü ya da zaman zaman benim de özeleştiriyle yaklaştığım “Türkiye merkezli, üstünlükçü” bakış değil. Bu, sebeplerden biri olabilir ama temel sebep Türkiye Türk’ünün kültürel konularda yüzeysel, etnik konularda ise kör ve cahil olması. Çözüm arıyorsak buraya odaklanmalıyız.
Türklük, Türkmenlik, ulus ve etnisite üzerine
Şimdi etnik körlükten, yüzeysel bakıştan bahsettik, biraz da bu hususta en şuurlu olması gereken kesime, STKlar ve siyasi partilerden Türk milliyetçisi olanlara gelelim. Türk Ocakları ve Ümit Özdağ/ Zafer Partisi dahil olmak üzere Türk milliyetçisi fikir ve siyaset alanının önde gelen isimlerinin ağzından düşmeyen bir klasik söz var:
“Türklük etnisite değildir, etnisiteye indirgenemez, Türklük bir ulustur.”
Burada kastedileni elbette anlıyorum, maksat bölücülüğe karşı durmak ve ulus devleti savunmak. Ancak şöyle bir hata olmuyor mu bu durumda: “Türk ulusu” Kürt’ü, Arap’ı, Zaza’yı, Çerkez’i, Laz’ı kapsıyorsa ama Türklük bir etnisite değilse, ülkenin %75’ini oluşturan Türkler ne, kimliksiz mi? Yığın mı? Burada da Türkiye Türklerindeki etnik körlüğün, Türk milliyetçiliğinin en üst temsil makamlarında dahi “kendi varlığını reddetmeye gidecek” hatalara sürükleyici yönünü görüyoruz.
Ana akım Türk milliyetçiliğinde genel olarak 66. madde ve ulus devlet konuları, yani Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkesi Türk olarak saymakta diretme konusu bir kırmızı çizgi olarak kabul görmüş durumda. Bu konuya dair bir tartışma açmak değil bu yazının maksadı, bilakis diğer siyasi örneklerden “66. maddeye dayanan Türk ulusu” algısını savunurken etnik Türklüğü “kimliksizleştirmeyen” örneklerin de mevcudiyetini göstermek bence önemli. Mesela milliyetçi siyasette Alparslan Türkeş, Dündar Taşer ve Muhsin Yazıcıoğlu gibi isimlerin, özellikle sonuncusunun Türkiye Türk’ü eşleniğinde “Türkmen” kelimesini kullandığını da görürüz yakın tarihte. Yani “Türk ulusu” için klasik etnisite sayma ritüeli yapılırken bunu “Türkmen’i, Kürt’ü, Laz’ı, Çerkez’i…” diye sayan tutumdan bahsediyorum. Bunu en sık ve en vurgulu yapan isim bugün Yavuz Ağıralioğlu’dur ve kurduğu mantıkta “Kürt’ün mukabili Türk değildir, Türkmen’dir, Türk milleti hepimizin ortak ismidir,” diyerek etnik Türklüğü Türkmenlik olarak adlandırarak, bundan sonra bir üst çatı kuruyor. Benzer eğilim mesela Müsavat Dervişoğlu’nda da var, kendisi birkaç kez “Kürt’ün sorunu varsa, Türkmen’in de sorunu var,” minvalinde vurgularda bulunmuştu. Hafızam beni yanıltmıyorsa, Destici’de de benzer vurgular vardı. Düşünecek olursak, Türk ismini illa ki ulus-devlet çerçevesinde bir üst kimlik olarak kullanacaksak, etnik Türk’ü etnisitesiz, kimliksiz bırakmak yerine “Türkmen” tanımı gayet uygundur. Her ne kadar Türkiye Türklüğünün alt-etnik grupları arasında “Türkmen” halihazırda özellikle İç Anadolu’da mevcut olsa da, sonuçta Yörük, Manav, Azeri/Terekeme, muhacir, Ahıskalı/yerli, Dadaş, Tahtacı, “Düz Türk” demeden ülkenin dörtte üçüne yakınını oluşturan kitlenin ortak mirası Oğuz Türkçesi, Selçuklulardan gelen Oğuz-Türkmen etnosu ve bunlar etrafındaki kültürle tarih. Ayrıca hep dediğim gibi, Türkiye’nin adı “Türkmeniye/(Büyük) Türkmeneli” gibi bir şey olsaydı, bu yazının merkezine oturttuğum X tartışması gibi saçma durumlar yaşanmaz, “Türk” Türk dünyasının ortak adı olur, biz de bunun altında Kazak, Özbek, Kırgız gibi bir alt kategoriyle yerimizi alırdık. Zaten bu yüzden en büyük hayallerimden biri, Türkiye ve Azerbaycan’ın, içine Güney Azerbaycan, Kıbrıs, Rumeli gibi Türk gruplarını alacak şekilde birleşip, “Türkmeniye/Büyük Türkmeneli” gibi bir isme kavuşması ve “Türk” adını Anadolu’dan ibaret olmayı kurtaracak adımı atmak. Gelgelelim, ülkücü camianın bu saydığım isimlerinin “Türkmen’i Kürd’ü Laz’ı…” tutumu her ne kadar “Türk etnisite değil ulustur” tutumundan çok daha iyi ve tutarlı olsa da, yine bazı sorunlar barındırıyor. Mesela böyle bir durumda yine 1924 anayasasındaki gibi “vatandaşlık Türklüğü” ile “etnik Türklük” arasındaki çizgiyi çekmek gerekir, zira e tamam Türkmen tanımı Türkiye Türklerinin çoğunu kapsadı ama bunun Tatar’ı, Nogay’ı, Karaçay’ı yine “Türk” çatısına ihtiyaç duyar. Yani mesele dönüp dolaşıp Türklüğün çatı etnisite olduğunun gerçeğine geliyor. Bu çelişkiye rağmen, bence Türkiye Türklerinin ezici çoğunluğunu ortak “Türkmen” ismiyle anmak yine de iyi bir başlangıç noktası olacaktır bu “etnik körlüğümüzü” aşmakta. Bu durum ayrıca Azerbaycan Türklüğüyle ortak bir kimlik vurgusunu da beraberinde getirme potansiyeline sahiptir.
Etnik körlük meselesi, görüldüğü gibi hem dışarıda kardeşlerimizle olan ilişkimizde hem içeride kendimizi nasıl tanımladığımızda bize çok zarar veriyor ve bunu aşmak zorundayız. Voleybol takımı zaferlerinde bile “Sinead bizden daha Türk çünkü İstiklal Marşı okuyor”, “Vargas bizden daha Türk çünkü onun sayesinde kazandık” gibi garabetleri duyabiliyoruz. Türklüğe faydası olan ama aslen Türk olmayan biri elbette candır ciğerdir, canı sağolsun derim, hürmet gösteririm ama neden zorlama şekilde Türklüğe dahil etmeye uğraşayım? Sean Patrick Smyth, Maxime Gauin, Justin McCarthy, Norman Stone gibi isimler cidden Türklüğe bir ordu kadar hizmet etmiştir ve maalesef hemşehri olduğum Ahıska Türk’ü Tamer Akçam veya Candan Badem’den ise bin kez böyle isimleri tercih ederim. Veya Kilisli Türk Cenk Uygur, Kilisli ve Rumelili Türk Hasan Piker’den ise, Pierre Loti gibi Fransız’ı, Zenci Musa gibi Sudanlıyı milyon kez yeğlerim. Fethi Sekin gibi bu vatanı pkklı hainlere karşı savunurken şehit düşen Kürt, Hikmet Tekin gibi Türk’ün yanında olduğu için şehit edilen Zaza da “bizden”dir ve şu an açılım sürecinde Güneydoğu’daki korucuların şehit edilmesi de Türklük için utançtır, zira biz, bizden yana olan insanların canını, malını, namusunu korumakla mükellef olmalıyız. Ancak Türk’ün Türk, gayri-Türk’ün gayri-Türk olduğu da bir gerçektir. Her iyi ve bizden yana olan insanı “Türk” yapmak zorunda değiliz; onları Türk yapmamamız da onların çoğu Türk’ten daha kıymetli ve övgüye değer olduğu gerçeğini değiştirmez, vatandaşlık konusunda bir ortak tanımdan bahsedeceksek de burada Türklüğün hem etnik (Türkmen) hem meta-etnik (Türk Dünyası) manaları örselenmemeli, Türklük bulanıklaştırılmamalıdır.
Sonuç olarak, Türkiye Türk’ünün artık etnisite ne, bunun üst kategorileri, alt kategorileri ne, bunları anlaması, Türklüğü bir anonim şirket ya da STK gibi görmemesi, aynı zamanda Türk çatı kimliğinin altında farklı alt kategorilerin bulunduğunu anlaması bir zorunluluktur. Bunun çözümü olarak ise dediğim gibi, en önce Türkiye Türklerinin kendilerinin bir etnisite (Türkmen) olduğunu anlaması lazım gelir.
Tavsiye edilen kaynaklar
Onur Balcı. (2024). “Mağjan Jumabayulı’nın Şiirlerinde Türk Kavramı ve Türklükle İlgili Diğer Kavramlar.” Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 79, 222–242. DOI: 10.51290/dpusbe.1385633. https://dergipark.org.tr/tr/pub/dpusbe/article/1385633
D20 Haber. (2023, 15 Ağustos). “Duşak Kesme Geleneği.” D20 Haber. https://d20haber.com/gundem/denizlide-dusak-kesme-gelenegi/
Central Asia Barometer. (2021). United Central Asia: Obstacles, Opportunities, Prospects. Policy Brief / Research Project Results. Rosa Luxemburg Stiftung desteğiyle. https://ca-barometer.org/assets/files/froala/8de03950c97114d28e25f01ed10b7d634a4c5cbb.pdf
Denizcan Dede. (2020, 12 Mayıs). “Doğu-Batı İkileminden Çıkış: Bozkırlılık.” TahtaPod. https://www.tahtapod.com/blog/dogu-bati-ikileminden-cikis-bozkirlilik
TRT Haber. (2018, 27 Ağustos). “Bilecik’te ‘duşak kesme’ geleneği yaşatılıyor.” TRT Haber. Kaynak: Anadolu Ajansı. https://www.trthaber.com/haber/yasam/bilecikte-dusak-kesme-gelenegi-yasatiliyor-381922.html
Zebiniso Kamalova. (2017). “Türkistan Milli Marşı: Azat Türk Bayramı.” Fatih M. Sancaktar, Ayna Askeroğlu Arslan, Filiz Ferhatoğlu & Cezmi Bayram (Ed.), Ekim 1917 Sovyet İhtilali’nin Yüzüncü Yılında Türk Dünyası’ndaki Bağımsızlık Fikri ve Siyasi Hareketler Uluslararası Sempozyumu Bildirileri içinde (ss. 467–480). İstanbul: Türk Ocakları İstanbul Şubesi. https://www.academia.edu/44586084/Türkistan_Milli_Marşı_Azat_Türk_Bayramı
Mustafa Can Teziç. (2017). “Yu. V. Bromley’in Metodolojisinde Etnos Olgusunun Dikey ve Yatay Taksonomik Düzlemlerde İncelenişi.” Modern Türklük Araştırmaları Dergisi, 14(1), 185–205. DOI: 10.1501/MTAD.14.2017.1.9. https://www.academia.edu/33858236/Yu_V_Bromley_in_Metodolojisinde_Etnos_Olgusunun_Dikey_ve_Yatay_Taksonomik_Düzlemlerde_İncelenişi
Nurdin Useev. (2016). “Manas Destanında Türkü Til Kavramı.” Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi, 41, 203–223. https://www.academia.edu/26081030/MANAS_DESTANINDA_TÜRKÜ_TİL_KAVRAMI
Yazar: Denizcan Dede
Editör: Fahri Tüfenktürk
Bu yazıda daha da üstüne düşeceğim “Turkic” kategorisinde, yani Hazar, Hun, Oğuz-Türkmen, Kıpçak hepsini çatı olarak alan şekilde ele aldım.
Yine Türk durumundaki gibi, Kürt, Fars, Deylemli gibi kategorilerin üst çatısı olarak ele aldım.
Marco Polo’da ise Türkistan, Grande Turchia “Büyük Türkiye”, bugünkü Türkiye Turcomania “Türkmeniye/Türkmeneli” olarak geçer.


