Yazılım Dünyayı Yemedi
Avetis Muradyan
Dalgalar teknenin üzerinde devleşiyor, pruva dalgaları şiddetle yararken buz gibi sulara dalıp çıkıyor, sırtın sırılsıklam oluyor. Ayaklarınla güvertedeki filelere tutunuyor, sancak tarafında ölüme doğru sarkıyorsun. Bu makine olmasa kesinlikle boğulurdun, ama sanki sihirli bir güçle kendi sonunun üzerinde asılı kalıyorsun. Bir rüzgar hamlesi direğini suyun üzerine doğru 30 derece eğiyor. Artık oturmuyorsun, dimdik ayaktasın. Adrenalin her bir damarına hücum ediyor. İpi elinden bir sevgilinin dokunuşu kadar yumuşak bir şekilde kaydırarak ana yelkeni gevşetiyorsun. Diğer kolunla, dümeni düz tutmak için görünmez okyanus güçleriyle güreşiyorsun. Küçük bir hata ve kendini denizde bulursun. Ama o durumda bile, salmaya bastırıp dümene tekrar geçerek tekneni doğrultabileceğini biliyorsun.
Yelkenli, en basit haliyle, insanın şimdiye kadar gerçekleştirdiği en dâhice teknolojik ilerlemelerden biridir. Fırtınada tek başına yelken açmış olan herkes bu mükemmelliği iliklerinde hisseder. Seni kesin bir ölümün üzerinde süzerek ilerletmek için rüzgarın yalın kuvvetini dizginleyen muhteşem bir teknoloji harikasıdır. Kontrolleri şaşırtıcı derecede basittir: Ana yelkeni gerip gevşettiğin ıskota ipi ve dümene yön veren yeke. Ek olarak, teknenin eğimini dengelemek için kendi vücut ağırlığını kullanırsın. Ayrıca kalıcı olarak anti-kırılgan bir yapısı olduğunu kanıtlar. Alabora olmuş küçük bir tekneyi, sanki hiçbir şey olmamış gibi suyun içinde doğrultabilirsin. Bir keresinde ıskota üzerindeki bir makara kopmuştu ama sadece ipi kullanarak güvenli bir şekilde geri dönebilmiştim. İmparatorlukların yelken ayarları üzerine kurulmuş olması hiç şaşırtıcı değil.
Bir mühendis olarak, ne zaman bir sistem kursam aklım hep yelkenliye gider. Kendi tekniğimin de yelkenlinin şu niteliklerini mümkün olduğunca taşımasını isterim: sadelik, dayanıklılık ve çok yönlülük. Bunu başarmanın kulağa geldiği kadar zor olduğunu söylemeye bile gerek yok.
İnovasyonun gidişatını analiz ederken Peter Thiel’in teknolojik bir durgunluk çağında olduğumuz yönündeki tezi gibi konularda da yelkenliyi akılda tutmak faydalı olur. Silikon Vadisi, bilmem kaçıncı hype cycle’ına girerken ne kadar şiddetle itiraz ederse etsin, dünya 1960’lardan beri çok az değişti. Maddi açıdan bakıldığında tam tersi yöne gidiyor gibiyiz. Bir zamanlar işçi sınıfı için hayati dönüm noktaları olan güvenli şehirlerde ev sahibi olmak, tek maaşlı aileler ve çocuk sahibi olmak gibi kavramlar artık sadece üst sınıflara mahsus. Toplumlarımızı derin bir huzursuzluk sarmış durumda.
On yıllardır süregelen sözde teknolojik ilerlemeler bize daha fazla lüks sundu ama refahımızı azalttı. Haliyle 1960’larda bilime, teknolojiye ve bunların hayatımızı daha iyiye doğru değiştirme gücüne duyduğumuz o naif iyimserliğin tamamen buharlaşmış olması çok doğal. Modern tarihin en derin teknoloji karşıtı tepkilerinden birini yaşıyoruz. Belki de inşa ettiğimiz ve kullandığımız teknoloji, bizim şu yelkenlimize biraz daha benzeseydi...
Thiel’in son 60 yıldaki tek teknolojik ilerlemenin sadece bitler dünyasında olduğu, yani yazılımın dünyayı yediği yönündeki tezi oldukça rahatsız edici. Daha da rahatsız edici olan ise yazılımın dünyayı aslında yemediğini fark etmenin verdiği o buruk his. Thiel’in dediği gibi, tüm ekranları kapatıp çevrene bir baksan 1960’tan gelen biri için pek az şeyin değiştiğini görürsün. Sadece maddi dünya değil, kurumlar ve işleyiş de neredeyse aynı. Daktiloları Microsoft Word ile değiştirdik ama sonuçta yine ‘yazdır’a basıp kağıdı postacıya teslim ettik. 3 nanometreye ulaştık ama 20. yüzyıl kazandı.
Bu deneyi farklı kurumlar için tekrarladığında gördüğün şey şu oluyor: Yazılım sadece yeni ‘arayüzler’ ekledi ama 20. yüzyılın organizasyon modellerine hiç dokunmadı. Kurumlarımızın çoğu o yüzyılda inşa edildi ve doğal olarak dönemin en verimli yapısı olan fabrika düzenini benimsedi.
Eğitimi örnek alırsak; girdi olan çocuklar, her adımda kalite kontrolünden yani sınavlardan geçirilerek toplu halde ardışık endüstriyel işlemlere, yani derslere tabi tutulur. Süreç başarıyla tamamlandığında ise bir kalite belgesi, yani diploma veririz. Bu durum 19. yüzyıl öncesi eğitim anlayışıyla tamamen zıt bir tablo. Okullarımız da endüstriyel binaları, hizalanmış sıraları, tek tip ders kitapları, standart müfredatları ve tek tip çıktılarıyla tıpkı birer fabrikaya benziyor.
Bu mezunlar daha sonra, ‘imalatçıların’ itibarına ve kalite notlarına göre seçildikleri üretim kurumlarımıza birer iş gücü girdisi olarak katılırlar. Emek ve diğer girdiler ekonomik çıktılar üretmek için kullanılır. Bu işlemler enflasyon raporlarında istatistiğe, iş gücü girdilerimiz ise işsizlik çizelgelerinde yüzde puanlarına dönüşür. Merkez bankacıları ve diğer planlamacılar sabah kahvelerini yudumlarken bu grafikleri inceler ve rakamların hareketine göre kaynak tahsis kararları alırlar.
Abartıyorum ama çok da değil. Bu iş yerlerinin üretim veya hizmet sektöründe olması pek fark etmiyor çünkü günün sonunda hepsi birer fabrika. Tüm ekonomimiz, toplumumuz ve yaşam biçimimiz aslında fabrika düzeninin birer uzantısı. Eğer bu tablo kulağa merkezi planlamacılarımız varmış gibi geliyorsa, bunun sebebi gerçekten de olmaları.
Yakınsama Teorisi, 1970’li ve 80’li yıllarda Soğuk Savaş’ın baskın teorisiydi. O dönemin akademisyenleri, Sovyetler Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri’nin zamanla bir tür hibrit sistemde buluşacağını öngörüyordu. Yakınsama teorisyenlerinin şaşırtıcı derecede yanıldığı ortaya çıktı ancak onları pek de suçlayamayız. Sovyetler Birliği’ni yok etmek için onlarca yıl uğraşan CIA bile çöküş karşısında hazırlıksız yakalanmıştı.
Yakınsama teorisi yanlış çıkmış olsa da iki sistem arasındaki benzerlikleri vurgulamayı başarmıştı. Ya Soğuk Savaş aslında kapitalizm ile sosyalizm arasındaki bir rekabet değil de aynı fabrika modelinin farklı varyasyonları arasındaki bir yarıştan ibaretse? Ne de olsa 1930’larda Sovyetlerin sanayi altyapısını inşa edenler Amerikan şirketleriydi. Sovyet sanayisi Amerikan muadilinin bir aynasıydı ve doğal olarak bu sistemlerin kendisi Fordist-Taylorist sanayi modelinin birer uzantısıydı. Belki de Soğuk Savaş, ideolojik bir topyekün savaştan ziyade devrimci, anti-emperyalist ve aşırı endüstrileşmiş iki kardeş imparatorluğun kendi arasındaki bir iç çekişmeydi.
Marshall McLuhan ise hangi kardeşin nihayetinde galip geleceğini doğru tahmin etmişti. 1954 tarihli Counterblast eserinde şöyle yazıyordu:
‘Ruslar, içe kapanıklıkları ve asık suratlılıkları nedeniyle teknolojik kültürü şekillendirme konusunda acizdirler. Teknolojinin gelecekteki efendileri neşeli ve zeki olmak zorundadır. Makine, asık suratlı ve aptal olanı kolayca alt eder. Şu anda Amerika, teknolojik üstünlüğü sayesinde Rus yaşamının ve politikasının her aşamasını şekillendiriyor... Çin ve Hindistan’ı Batı için ancak onlara yeni medyayı vererek kazanabiliriz. Rusya onlara bunları vermeyecektir.’
Bir medya teorisyeni olan McLuhan sadece Sovyetler Birliği’nin çöküşünü değil, Çin’in dünyaya açılmasını ve Hindistan’ın yükselişini de öngörmüştü. Nasıl oldu da tüm uluslararası ilişkiler camiası yanılırken tek bir medya teorisyeni haklı çıktı? McLuhan’ın meşhur aforizmasında dediği gibi araç mesajın kendisidir.
McLuhan’ın bu aforizması, kendi teknolojimizle yaşadığımız huzursuzluğu anlamaya çalışırken inanılmaz derecede faydalı oluyor. Nasıl oluyor da ağa bağlı bilgisayar gibi mutlak egemen bir iletişim aracına sahip olmamıza rağmen tüm toplumumuz hâlâ makineleşmenin köhneleşmiş biçimlerinde takılıp kalıyor?
Bu sorunun cevabı McLuhan’ın remediasyon kavramında yatıyor. Yeni bir araç yaratıldığında, kendinden önceki aracın içeriğini yutar. Yunan okuryazarlığının başlangıcında Platon, Atina’daki sohbetleri, özellikle de Sokrates’inkileri el yazmasına dökerek onları remediye etmişti. Böylece sözlü kültür, el yazması kültürünün içeriği haline geldi. Benzer şekilde filmler tiyatroyu; televizyon, filmi; Netflix ise televizyonu remediye eder ve bu süreç böyle devam eder.
Gutenberg matbaası ile 19. yüzyıl edebi kültürünün zirvesi arasında birkaç yüzyıl geçti. Bir mecranın olgunlaşması ve “dünyayı yemesi” zaman alır. Aynı şekilde, bir mecra olarak ağa bağlı bilgisayarın henüz emekleme aşamasındayız. Yaşadığımız huzursuzluğun büyük bir kısmı da mecranın kendisi ile içeriği arasındaki çelişkilerden kaynaklanıyor. Eğer ekonomimizi ve dolayısıyla kültürümüzü para, ticari bilgi, bilgi ve reklam gibi çeşitli alışverişlerin bir toplamı olarak görürsek ve bu alışverişin mecrası ağa bağlı bilgisayarsa, o zaman mecramızın içeriği makineleşmedir. Diğer mecraların başlangıç dönemlerinde olduğu gibi, ağa bağlı bilgisayar da endüstriyel toplumu remediye ediyor. 21. yüzyıl şimdiye kadar sadece 20. yüzyılı remediye etti.
Bunu kültürel eleştirilerde de görüyoruz. Kültür bir döngüye hapsolmuş durumda. Instagram, Vine veya TikTok gibi kaç tane yeni platformu tükettiğimiz fark etmeksizin içerik aynı kalıyor. Friends hala tüm zamanların en popüler dizilerinden biri ve dijital platform izleyicilerinin hala ilk tercihi. Moda sürekli 2000’li ve 2010’lu yılları döndürüp duruyor. 80’lerden beri büyük bir müzik türü icat edilmedi. Birçoklarının fark ettiği gibi, artık yaratıcılık değil küratörlük ön planda. Ağa bağlı bilgisayar zamanı ve mekanı altüst ederek kültürün, o mecranın mutlak egemenliğinden hemen önceki anda askıda kalmasına neden oluyor. Önceki mecralar, yeni mecranın içeriği haline geldi.
Bu durum üretken yapay zekaya olan büyük ilgiyi de açıklıyor. Neredeyse tüm büyük şirketler üretken yapay zekayı devreye sokmak için yarışıyor. Fabrika yöneticilerimiz arasında başka hiçbir teknoloji bu kadar güçlü bir iştah yaratmadı. Çoğu kişi, belirsiz bir gelecekte yapay zekanın iş yükünü devralacağı beklentisiyle şimdiden iş gücünü azaltmaya başladı. Teknolojik durgunluğun ve teknoloji karşıtlığının derinleştiği bir dönemde, üretken yapay zeka muazzam ve muhtemelen haksız bir güven topluyor. Oysa açıklama basit: Üretken yapay zeka nihai remediasyon aracıdır. Endüstriyel ölçekte bir “geri kusmadır”. Bu durum 20. yüzyılın yapıları ve kurumları için anında çekici hale geliyor. Makineleşme ve ağa bağlı bilgisayarın kesiştiği noktada, herhangi bir endüstriyel kurumun en büyük arzusu remediye edilmektir.
Üretken yapay zekanın da Silikon Vadisi’ndeki pek çok diğer yenilik gibi “sahte şifa” satanların vaatlerinin gerisinde kalmasını bekliyorum. Bu durum teknolojinin kendisindeki bir eksiklikten değil, fabrika düzenindeki kurumların ağa bağlı bilgisayarları kullanacak donanıma sahip olmamasından kaynaklanıyor. Fabrika düzeninin, ağa bağlı bilgisayar sistemine uygun şekilde yeniden inşa edilmesi gerekiyor. Her mecranın eski formundan kurtulup tamamen kendi kimliğini bulma zamanı gelir. Bu muhtemelen onlarca, hatta belki de yüzlerce yıla yayılan bir süreç olacak. Kariyerimi fabrika hatlarını ağa bağlı bilgisayarlara dönüştürmekle geçirmiş biri olarak bazı gelişim hatlarını süzmeyi başardım. Günün sonunda, o platonik yelkenlimize dönmeliyiz.
Yelkenliyi bu kadar kusursuz bir teknoloji yapan nedir? Deneyimli her denizci sana yelken yapmanın tamamen sezgisel olduğunu söyleyecektir. Yelkenliyi kontrol etmek bir makineyi kullanmaktan çok yürümeye veya koşmaya benzer. Yelkenli insan vücudunun mekanik bir uzantısı haline gelir. İnsan ve makinenin birleşimidir bu, ancak makine bütünüyle senin kontrolündedir. Rüzgarı ve dalgaları kontrol edemeyebilirsin ama teknenin kendisine mutlak bir hakimiyetin vardır. Yelkenli senin istemediğin hiçbir şeyi yapmaz. Kelimenin tam anlamıyla dümenci sensin.
Peki aynı şeyi kendi teknolojimiz, kendi yazılımlarımız için gerçekten söyleyebilir miyiz? O milyarlarca satırlık kodun içinde bir dümenci var mı? Hiç sanmıyorum. McLuhan’ın yazdığı gibi, ‘Elektrik devreleri merkezi sinir sisteminin bir uzantısıdır.’ İnsan makineyle birleşmiştir ama yelkenlinin aksine, burada insanı kontrol eden makine gibi görünüyor. Sinir sistemine derinlemesine nüfuz ederek zihnin içine fikirler, halüsinasyonlar ve talimatlar bırakıyor. Düşüncelerinin, duygularının ne kadarı gerçekten sana ait? Ya kendi acın ve sevincin sadece makinesel bir halüsinasyonsa? Sonuçta sinir sistemin bu ‘açıklara’ karşı gerçekten güvende mi?
Devreyi üretim hattından ayıran temel özellik, senkron ile asenkron arasındaki farktır. Bir fabrika ürünü, tanımı gereği üretim süreci boyunca aynı anda sadece tek bir noktada bulunabilir. Fabrika düzeninin mantığı doğası gereği ardışık, kronolojik ve erekseldir. Buna karşılık yazılım, bizzat devrenin maddi temelinden başlayarak asenkron bir yapıdadır. Bilgisayar donanımı varsayılan olarak paralellik üzerine kuruludur. Mühendisler için daha yönetilebilir olsun diye genellikle bir soyutlama olarak ardışık mantığı biz dayatırız. Oysa aynı baytlar üzerinde aynı anda birden fazla hesaplama yapılabilir.
Bu durum sadece geri bildirim, ölçüm ve kontrol döngüsünün çok daha hızlı olduğu anlamına gelmez; aynı zamanda bu döngülerden birçoğunun birbirinden bağımsız olarak çalışabileceği anlamına da gelir. Eğer kurumlar ve organizasyonlar çağlarının baskın mecralarının birer uzantısıysa, bu yapılar sence nasıl görünürdü? Doğası gereği senkron olan eğitim örneğine dönersek; yani herkesin bir sonraki adıma birlikte geçmek için aynı sınıfı ve seviyeyi beraber tamamlaması gerekiyorsa, asenkron okullar nasıl görünürdü? Hatta asenkron okullara gerçekten ihtiyacımız olur muydu?
Diyelim ki mecra ile içerik arasındaki uyumsuzluğu aşmak için kurumların, şirketlerin ve organizasyonların yeniden inşa edilmesi gerekiyor. Bu durumda asıl zorluk mühendisler ile dış dünya arasındaki o uçurumu kapatmaktır. Yazılım profesyonelleri genellikle diğer her şeyi boş verip sadece yazılıma fazlasıyla odaklanıyorlar. Teknoloji bir balondur ve içindeki insanlar dünyadan kopuktur. Bilgi sistemlerinden dahiyane yollarla marjinal verimlilikler elde etmek için muazzam miktarda yetenek harcanırken, dünyanın geri kalanı hala 1980’lerdeymiş gibi işlemeye devam ediyor.
O balon patlamak zorunda ve bu itici güç bizzat yazılımcıların kendisinden gelmeli. SaaS (hizmet olarak yazılım) işletmeleri dönemi artık kapandı. Gereken şey çok daha görkemli. Gerçek şu ki asenkron bir temel üzerinde yeniden inşa edilmesi gereken kurum ve şirketlerin, her biri ihtiyaca özel olarak tasarlanmalı. Bilgi mühendisliği sadece yazılım sistemleri kurmanın ötesine geçip en iyi yazılımlar gibi çalışan insan sistemleri kurmaya yönelmeli; yani asenkron ve amaç odaklı sistemler. Yazılım dünyayı henüz yemedi ama kesinlikle yemeli.
Zihin artık asenkron yapının getireceği olasılıklar üzerinde düşünmeye başlamalı. Asenkron bir şehir nasıl görünürdü? Ya asenkron bir devlet? Eğer iyi teknoloji bir amaç ve yön, yani dümencilik gerektiriyorsa, makineleşmiş devleti niteleyen o ‘komitelerle yönetim’ anlayışının üstesinden gelebilir miyiz? Birileri hükümet (government) kelimesinin kökenini gerçekten araştırmalı.
Yazar: Avetis Muradyan
Çeviri: @seijurosblade


